22 Temmuz 2010 Perşembe

Tarçın Kokulu Kız- Jorge Amado




Bu eseri kitap klubu olarak, Temmuz ayı için okuduk, halen aramızda okuyanlar vardır. Bu kitabı ben önerdiğim halde çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ama çok kötü bir kitapta da değildi. Jorge Amado’nun eseri olan “Tarçın Kokulu Kız” Güney Amerika hayatını anlatan bir kitap. Eser, Brezilya’nın kuzeydoğusunda bir sahil kasabası olan, llheus ve Bahia’da geçmektedir. 1925 Brezilya’sını gözler önüne seren kitapta birçok sosyal olgu ele alınmaktadır. O dönem yaşananlar, kasabanın sorunları, kakao plantasyonu ve o dönemdeki zengin çiftlik ve plantasyon sahiplerini yani Fazenderio’ların da yaşamı anlatılmaktadır. Kitap Gabriela ile Nasib’in aşkı etrafında dönmektedir. Cinsellik, aşk, aldatma, sadakat gibi kavramları da kişiler üzerinden sorgulanırken, bu kavramları zaman zaman eleştirilmekte, doğru ve yanlış yönlerine değinilmektedir. Kitabın konusu, Tarçın tenli, karanfil kokulu Gabriela, llheus kasabasına geldiği andan itibaren, tam anlamıyla netlik kazanır. Bunun nedeni kitabın başlangıcından, Gabriela’nın Ilheus’a gelmesine kadar olan süreçte, sürekli kişiler tanıtılmaya çalışılmıştır. Kitap bu açıdan Dostovyeski’ye benzemektedir. Gabriela, Ilheus’ta neredeyse güzelliği ile erkekler arasında ilah haline gelir. Nasip tarafından aşçı olarak alınan Gabriela daha sonra Nasib ile aşk yaşamaya başlar. Kitapta saflığı ve iyiliği temsil eden Gabriela bana göre çok silik bir karakter olarak geldi. Kitaba ismini veren karakter açıkcası üzerinde çok fazla işlenmemiş gibi geldi. Benim kitapta en sevdiğim karakter Malvina karakteridir. Malvina’nın kararlılığı, ayakları üzerinde durması ve asiliğine hayran kaldım. Kitapla ilgili diğer bir ayrıntı, Güney Amerika edebiyatında cinselliği çok açık ve rahat anlatmaları artık doğal bir olgu olarak karşımıza çıkmasıdır. Gabriel Garcia Marguez’in kitaplarında rastladığımız cinselliği ele alış ve anlatış tarzı aynı şekilde Jorge Amado’nun bu eserinde rastlamaktayız. Kitapta sadakat ve aldatma gibi kavramlara da yer verilmiştir. Aile kavramı ile ilgili bazı konularda Roma’dan çok fazla etkilenildiğini kitapta gördüm. Erkeklerin her zaman haklı ve egemen olduğu bir Brezilya kasabasındaki olan olaylar ayrıntılı bir şekilde okuyucuya anlatılmaktadır. Şimdiden iyi okumalar.

Benim Adım Kırmızı- Orhan Pamuk




Uzun zamandan beri bu kadar güzel bir yerli kitap okumadım. Orhan Pamuk’un kitaplarına karşı her zaman bir ön yargıyla yaklaştım. Kendisine ait sadece “İstanbul” adlı eserini okudum. O da roman türünde değil, otobiyografik bir kitaptı. İstanbul kitabı güzeldi. Yazar, İstanbul’u kendi bakış açısıyla anlatırken, yaşamını İstanbul’un arka sokaklarına sıkıştırarak anlatması hoştu. Sadece kitapta İstanbul’u hüzünle eş değer bulmasını hoş bulmadım. İstanbul, bakıldığında bütün duyguları harekete geçiren ve hissettiren bir şehir. Tek bir duyguyla kenti sıkıştırması kitaba getirebileceğim tek eleştiridir.
Benim Adım Kırmızı, ilk çıktığında ben ortaokul son sınıf öğrencisiydim. Kitap bir anda çok ünlendi. Televizyon’a bile konu oldu. İsmi çok hoşuma gitmişti. Fakat, kitabı alıp okumak hiç içimden gelmedi. Son zamanlarda yine birçok arkadaş meclisinde bu kitabın ismini duyar oldum. Kara Kitap’ı okumak için heves etmişken, Benim adım Kırmızı’yı aldım ve okumaya başladım. İstanbul’da başladığım kitabı Finike’de bitirdim. Ben birkaç kitabı aynı anda okuduğum için, kitabı ancak bitirdim. Kitap ilk sayfasından, son sayfasına kadar insanı içine çekecek kadar güzel bir eser. Osmanlı Döneminde Padişah III. Murat’ın zamanında geçmektedir. III. Murat bilindiği üzere Safiye Sultan’ın eşidir. Osmanlı İmparatorluğunda en fazla eşe ve çocuğa sahip olan imparatordur. Öldüğü zaman 400 Tane eşi 112 tane çocuğu olduğu bilinmektedir. Kitap, nakkaşlar üzerine kurulu, nakkaşların hayatı anlatılırken, birbirleriyle girmiş oldukları rekabetleri, hırsları da gözler önüne serilmektedir. Kitapta birçok hikaye içiçe ve bölüm bölüm anlatılmaktadır. Kitabın kahramanları kendi hikayelerini kendileri anlatmaktadırlar. Nakkaşlık sanatıyla ilgili bilgilere yer verilen kitapta, Uslübun nakkaşlık için iyi bir şey mi yoksa kusur mu olduğu soruları da kitapta tartışılmakta ve konuyla ilgili bilgilere yer verilmektedir. Acem nakkaşların yapmış oldukları eserlere ve bunların Osmanlı’ya nasıl geçtiğine ve etkilerinin de olup olmadığı da yine kitapta güzel bir dille anlatılmaktadır. Kitapta Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan nakkaşların doğru yolu bulma yolları da yer almaktadır. Her romanda olduğu gibi bir aşk hikayesine ve bir katile de kitapta yer verilmiştir. Kitapta nakkaşların tarihi, yaşamlarını okurken bir yandan katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz.
Kitapta, Tarihin tozlu sayfalarını aralayan yazar, geçmişi anlatırken sanki karakterlerle bizde o sokakları dolaşıyormuş, bizde o nakkaşlarla sohbete katılıyormuş ve kitaplara güzel desenler nakşediyormuş gibi bir hissin içimizde doğmasına neden olmaktadır. Kitabı halen okumayanlar varsa, bir an önce alıp okumalarını tavsiye ederim. Sevgilerimle.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Remember Me

Yakın arkadaşım Çınla ile birlikte bu film daha vizyona girmeden aylar önce biliyorduk. Filmin bir an önce vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyorduk. Fakat filmin vizyonda olduğu tarihler bizim için çok yoğundu. Sınavlar için terler dökerken Remember Me filmini izleyemedik. Daha sonra çınla benden erken davranıp netten filmi izlemiş. Ben ise bu film için bir türlü fırsatını bulamadım. Bu akşam filmi izledim. Veeee filmden inanılmaz etkilendim. Teenager dönemlerimi geride bırakmış olduğumdan filmi Robert Pattinson için izlemedim. Twilight serisini de sadece kitaptaki Edward Cullen karakterine hayranlık duyduğumdan dolayı, film serisini bu yüzden heyecanla izledim. Ama Robert Pattinson'da bu kadar yakışıklı olmak zorunda mı?:)))

Filmin bir kere ismi bana çok hoş geldi. Herkes hayatında bu kelimeyi yaşamına giren herkese, içinden ya da dışında söyler, ya da söylemek ister. Hayatımıza giren bir sevgili, bir dost, bir arkadaş, bizden ayrılıp gittiğinde her zaman bizi hatırlamasını bekleriz. Karşımızdakini belki hatırlamak istemezken, kendimizin hatırlanmasınıı isteriz. Belki bu insanın doğasında olan bir şey. Belki de karşı tarafa mutlaka bir şeyler kattığımızı düşünerek, bizi asla unutamayacağını düşünürüz.

Filmden çok etkilendim. Gözyaşlarımla izledim. Uzun bir aradan sonra bir film için gözyaşı döktüm. Film duygusallığın yanı sıra, sosyolojik bir alt yapıyı da kendi içinde barındırıyor. Filmden aslında bahsetmek istemiyorum. Sadece filmi izleyin. Olaylar biraz yavaş aksa da sonuna kadar izleyin. Sezennnn sonuna kadar oku. Bak bu sefer sonunu yazmadımmm. Gözlerini açabilirsin:)) Sevgili dostum Sezen, benim farkımda olmadığım bir yönüme parmak bastı. Yazarken, olaya kendimi kaptırdığımdan bazı kitapların sonunu yazmışım. Kitap klubunun uyeleri olarak aynı kitapları okuduğumuzdan, yazdıklarımı fark edip beni uyardı. Buradan kendisine tesekkür ediyorum, ben farkına varmazdım çünkü:)) kendisine buradan kucak dolusu sevgiler. Bu sefer film ile ilgili bir şey yazmamamın nedeni ise, Filmin sihrinin bozulmasını istemiyorum. Biraz da sonunu yazarım diye kendimden korkuyorum.:)) Kısacası bu filmi mutlakaaaa izleyin.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Finike Yolcusu

Merhabalar, kısa bir süre sonra Güneş Ülkesi Likya'ya doğru yolculuğa çıkıyorum. Yedi yıldan beri yaz aylarını kazılarda geçirmekteydim. Bu sene kendime izin verdim. Anneannemi görmeye Finike'ye gitmeye karar verdim.

Finike, portakal bahçeleriyle çevrili bir sahil kasabası. Öğle saatlerinde dükkanların kepengleri teker teker iner ve Finike halkı öğle uykusuna dalar. Sokaklar sessizliğe gömülür. Çocukken, denizden geldikten ve banyo yaptıktan sonra annem ve babam beni öğlene uykusuna yatırırlardı. Anneannemin evi hayli büyük olduğundan, onlar ön tarafta balkonda çaylarını içerken, ben arka tarafta uyuma numarası yapıp onları kandırdıktan sonra camdan Finike'nin manzarasını izlerdim. Öğle uykusu öyle yaygınki İspanyolların yapmış oldukları Siesta'nın benzerini Finike sokaklarında rastlarsınız. Akşamları Finike ayrı bir kimliğe bürünür. Mehtap, aksini denize bırakıp, yakamoz oluştururken siz Hasan amcanın nefis dondurması elinizde, Marina'nın serin yollarında yürürsünüz, Finike halkının hepsini orada görebilirsiniz. Göz önünde olmayı çocukluğumdan beri sevmediğimden dolayı Marinayı dolaşmaktan aslında hiç haz etmem. Bunun nedeni ise; Finike'nin örf ve adetleri, İstanbuldan bir hayli farklı. Ben tek başıma gitsemde, Annemlerle birlikte gitsemde, Finike'nin yarısı bana hoşgeldin demeye, giderkende Güle güle demeye gelirler. Finike küçük bir yer olduğu için, Dedem ve Anneannem oranın yerlisi oldukları için herkesi tanıyorlar. Yolda yürürken bile, Sermin ile Ali'nin torunu diyerek çevirip konuşmaları beni bazen bunaltıyor. Çünkü hayatımla ilgili her şeyi onlara anlatmam gerekirmiş gibi beni soru yağmuruna tutuyorlar.
Büyük şehrin belkide en güzeli yanı, yolda istediğiniz gibi özgürce yürümeniz, kimse sizi çevirmez, yolunuzdan alı koymaz, ard arda sorular sormaz:)) Bu sözlerimi Anneannem duysa sanırım bana çok kızar:))

Finike tatilimde belki herkes denize girip, güneşlenerek geçireceğimi sansalarda ben ders çalışacağım. Hellence ve İngilizce çalışacağım. Yanıma bol bol kitapta aldım. Sessizlikte kuş sesleri arasında bol bol kitap okuyacağım. :)) Okuduklarımı burada sizinle paylaşacağım.:)) Eski okuduklarımdan ziyade yeni okuyacaklarımı artık buraya koymaya karar verdim. Hepinize iyi tatiller. Sevgiler.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Elif Şafak- Ruhdaşlıkla, Dostlukla, Kızkardeşlikle





Elif Şafak genelde Dostlukla ve Kızkardeşlikle lafını çok kullanır. Ruhdaşlıkla lafı ise benim için çok özel, çünkü kendisiyle tanıştıktan sonra bana Ruhdaşım diye hitap etmişti. :)

Elif Şafak'la ilgili düşüncelerim, kitaplarıyla ilgili yorumlarım aslında bu blogta tek bir post'a sığmayacak kadar çok. Çünkü kendisi benim için gerçekten çok değerli. En zor zamanlarımda kitaplarıyla bana yardım eli uzatmış, yüz yüze gelip konuştuğumuzda sıcacık bakışlarıyla ve insanı rahatlatan ses tonuyla ve mütevaziliyle beni derinden etkilemiştir. Kendisiyle konuştuğumuzda, çok ortak noktalarımız olduğunu söylemiş ve bu nedenle kitaplarımı "Ruhdaşım" olarak imzalamıştır. Bu bir okur için sanırım varılan en üst mertebedir.:)

Elif Şafak'ın kitapları cidden zor kitaplardır. Açıkcası benim için öyle oldu. İlk başta ben "Araf"ı okudum. Daha doğrusu okumaya çalıştım. Fakat kitabın ilk 30 sayfasından sonra kitabı kapatıp, bu kitapla yollarımız buraya kadar dedim. Bir arkadaşım "Mahrem'i"okumamı söyledi, bende onu kırmayıp, birde bunu deneyelim diyerek, kitaba başladım. Kitabın ilk sayfasını açmamla beni kendi içine çekti ve bir günde bitirdim. Mahrem'de açıkcası zor bir kitaptı. Şu yönden zordu. Edebi dili biraz ağırdı ve insanı düşündürüyordu. Mahrem'den çok etkilendim. Aslında kitap görünmeyen şeyleri gösteriyordu. Görünmeyen şeylerin aslında gözümüzün içine baka baka sokulduğunu ve buna da Mahrem denildiğini kitap bana gösterdi. Kime göre Mahrem kime göre Na-mahrem? Bu kitabı bitirir bitirmez Araf'a başladım. Araf'ı inanılmaz derecede sevdim ve ilk okuduğumda kenara bıraktığım kitabı bu sefer elimden bırakamaz hale geldim. Sanırım yazar bu kitabı Boston'da gittiği süre zarfında yazdığını düşünmekteyim. Bunu Siyah Süt'ü okuduktan sonra fark ettim. Araf çok enterasan bir kitaptı. Zarpandit karakteri beni çok etkilemişti. İnsan yaşadığı şehirde mi yabancı hisseder kendini, ait hissetmez yoksa gittiği yabancı ülkede mi kendini şehre adapte eder. Bu mantık üzerinden giden kitapta açıkcası ben çok etkilenerek okumuştum. Belki Araf'ı sonra okumamdaki neden. Kitabı okumam için zamanının gelmemiş olmamasıydı. Bunu Elif Hanım'a söylediğimde çok şaşırdı, çünkü o da aynen benim gibi yaparmış, Her kitabın benim gibi bir ruhu olduguna ve vakti saati geldiğinde okunduğuna inanırmış. Açıkcası buna bende inanıyorum. Kitabın sizi çekmesi lazım.

Bu kitaptan sonra şu ünlü ve aynı zamanda çok eleştirilen "Baba ve Piç" kitabını okudum. Bu kitabı benden sonra Babam da okudu ve medya da anlatılan ve abartılan tarzda negatif bir içerikle karşılaşmadım. Yazarlık sonuçta yansız bir meslek, iki uçlu bir kurşun kalem, iki taraflı yazılan ve iki ayrı dilden, iki ayrı hayatı anlatan zor zanaat. O yüzden eğer bu kitabı okuyacaksınız. Ön yargıları kapı dışarı ettikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Çok şey öğreneceksiniz.

Elif Şafak'ın kitaplarını iki sınıfa ayırıyorum, evlenmeden ve çocuk doğurmadan önce yazdıkları ile sonra yazdıkları, aslında o kadar farklılar ki, bunu anlayabiliyorsunuz. Bana evlendikten sonra yazdıkları çok daha sevecen, dil yönünden sade geliyor. Siyah Süt'ü okuduğumda şaşırmıştım. Sonuçta bu bir otobiyografik bir eser olsa da çok eğlenmiştim. Biraz da şaşırmıştım. İç seslerimiz olduğu ne kadar doğruydu, her anımızın aynı olmadığı ve hangisi daha baskın çıkarsa onun bizi yönettiği konusunda ne kadar haklıydı.


Son kitabı Aşk, hayatımda o kadar farklı bir yeri varki, benim en zor anımda, hayatımı nasıl bir rüzgara doğru yönlendireceğimi bilemezken ve o kadar çaresizken, benim yönümü belirlememde ve nasıl bir yol takip etmemde o kadar yardımcı oldu ki, kendisine yazdığım uzun tesekkür mailimde bunu belirtsemde, kendisine bir kere daha teşekkür etmek istiyorum. Aşk'ı bütün arkadaşlarıma tavsiye ettim. Bazen olayı abartıp telefon açıp, Aşk'tan paragraflar okuyordum. Kitabın bitmesini hiç istemedim. Kitapta belki herkes Mevlana'ya hayran kalsa da ben Şems'e aşık oldum. Belki kendimden çok benzerlikler bulmamdı. Mevlana zaten gönüllere sultan olmuş bir isim, ama bu isim Şems'le biraraya geldikten sonra Mevlana'nın Mevlana olduğunu söyleyenler çok sayıda. Şems'in o karşı konulmaz sivri dili, gerçekleri söylemekteki hüneri, dürüstlüğü her yönüyle beni derinden etkiledi. Manevi aşktan cuzi aşka geçilen Ella'nın hikayesi de güzel kurgulanmıştı. Şems'in 40 kuralı beni çok etkiledi ve beni çok değiştirdi. Bu değişim bir anda olmadı ama değişmeyen tek şey değişim sözünden yola çıkarsak, değişmeyen şey, değişmeyen insan yoktur.


Elif Şafak'ın diğer kitaplarını da merakla beklemekteyim. Buradan kendisine kucak dolusu sevgiler göndermek istiyorum.

Lizbon'a Gece Treni- Pascal Mercier





İki yıl önce bir dostumun tavsiyesi üzerine bu kitabı alıp, kitaplığıma kazandırdım. Bu kitabı okuyan arkadaşım, o kadar etkilenmişti ki kitabı iki kez okumuştu. Kitabı ilk kez 2008 yılında okudum. İkinci kez ise bundan 4 ay önce kitap klubunden arkadaşlarla ayın kitabı olarak okuduk. Kitap, gerçekten iki kez okunmaya değecek türden bir eser. Kitap Hellence ve Latince hocası Gregorius'un bir kadının peşinden Lizbon'a gitmesiyle başlıyor. Aslında kitabı okurken kurgunun bu kadın üzerinde yogunlaşacağı düşünürken, bir anda sahneye Prado adlı karakter çıkıyor. Kitap bu iki insan etrafında dönüyor. Prado'nun sahneye çıkmasıyla birlikte, okuyucuda onunla birlikte içsel bir yolculuğa çıkmakta ve bu yolculukta hayatımızdaki her şeyi düşünmemize ve sorgulamamıza neden olmaktadır.

Ailesi yüzünden istediği mesleği seçememiş, sadece babasının istediği üzerine doktorluğu seçen ve bu işi sadece bir zorunluluktan dolayı yapan Prado'nun hayat hikayesi ile karşılaşırız. Prado dışardan bakıldığında çok silik bir kişi olarak gözükse de yazdıklarına bakılınca, ruhen ne kadar dolu, sorgulayıcı ve enterasan bir insan oldugunu görmekteyiz. Kitap felsefi çıkarımlar üzerine kurulmuştur. Kitabın sayfalarını düşünmeden çeviremiyorsunuz. Dili akıcı olsa bile, kitap bir çırpıda bitmiyor, zaten siz de bitmesini istemiyorsunuz. Kitapta Prado'nun kendi yazmış olduğu kitabı okuyan, araştıran, onun ailesi ve yakın dostlarıyla tanışan ve birazcık ta olsa Prado'yu tanımaya çalışan Gregorius'u görmekteyiz. Gregorius karakterinde beni en çok etkileyen, bir kişi ufacık bir kıvılcımla hayatındaki her şeyi geride bırakıp sırt çantasını alıp Bern'den Lizbon'a giden bir trene biner mi? Buna kim cesaret edebilir. Prado karakterine geldiğimde ise her şeyi en ince ayrıntısına kadar sorgulayan bu muhteşem karakterin son demlerinde bir aşka yenik düşmesi ve ilk defa ne olursa olsun bunu karşı tarafa belli etmesi beni çok etkiledi. Çünkü Babası tatmin olsun diye doktor olan, evlenmiş olmak için Fatima ile evlenen ve onu mutlu etmeye çalışan, karısı öldükten sonra, ona minnet duygusuyla yanıp tutuşan kız kardeşiyle yaşayan bir adamın son demlerinde yaşlılık döneminde aşık olması..... Beni çok etkilemişti. İnsan bir yerde zincirlerini kırabiliyor ve ruhunda olup bitenleri kağıda aktaran bir insanın çocuk bir hale dönmesi, aslında birçok açıdan karakteri sorgulamamıza neden oluyor. Kitap her açıdan okunmaya değecek bir kitap. Açıkcası biz kitaptan çok etkilendik. Tavsiye ederim.:))

Not:Kitap her yerde bulunmuyor.


Leyla'nın Evi- Zülfü Livaneli

Arkadaşlarımın arasında popüler bir kitap haline gelen Leyla'nın Evi adlı romanı bende okumaya karar verdim. Bu kitabı okumamda Selmin ablanın, Selen'in ve Çınla'nın etkisi oldu. Kitabın ilk paragrafını okurken yine diğer Livaneli kitaplarında rastladığımız yalın bir anlatımla karşılaşmaktayız. Kitabın konusu büyük bir yalıda yaşayan Bosnalı bir ailenin hayatı anlatılmaktadır. Osmanlı Döneminden, günümüze kadar olan tarihsel bir süreci anlatan kitap aslında içinde birçok farklı insan topluluğunun iç içe yaşamlarını anlatıyor. Yalıda doğan ve bosnalı paşanın torunu olan Leyla'nın hikayesi etrafında dönen kitapta, Leyla'nın dünyaya gelme nedeni bile, aile içinde bir sürü karmaşanın nedenini oluşturmaktadır. Bu nedenle Leyla'yı uğursuz olarak görenler bile olmuştur. Leyla dedesi ve anneannesi tarafından büyültülmüş, dönemin özelliği olan piyano çalma, fransızca, ingilizce ve almanca öğrenmeyi dışardan tutulan özel hocalardan öğrenmiştir. Kitabın başında Leyla'nın doğup büyüdüğü yalıdan kapı dışarı edilmesiyle başlamaktadır. Yıllardır yalıda hayatını sürmüş, sadece çevresindeki insanları tanımış olan Leyla kendisine kurulan tuzak sonucu evinden olunca, dış dünya ile tanışmış, farklı karakterdeki insanları görmüş ve girdiği ortamlarda insanlarn hayatını değiştirmiş ve etkilemiştir. Bunun dışında kitapta hırslı bir kahyanın, oğlunu en yükseklere taşıma çabasını, Oğlunun, dedesi, babası ve kendisi gibi kahya olmaması için yıllarca vermiş olduğu çabayı ve sonuçta bütün emeklerinin ufacık bir kıvılcımla boş olduğunu fark etmesini görmekteyiz. Aslında hikaye Leyla ve onun yaşadıkları üzerinde dönse de hayatla ilgili ince dersler de kitapta verilmektedir. Hırsın insanın başına ne işler açacagı ve bir şeyi elde edebilmek için önündeki her şeyi ezip geçeceğini ve bunun sonuçlarını çok ağır olarak geri döndüğünü kitapta görmekteyiz. Aslında kitabı çokk çook begendiğim söylenemez. Dili çok sade, hayata dair benzer dersler verilmiş, ama yine de evde boş vakitte bir çırpıda okunabilecek tarzda hoş bir kitap.