31 Aralık 2011 Cumartesi

2011 Veda ederken





Merhaba, 2011 veda edeceğimiz şu saatlerde yeni bir yıla merhaba demeden önce bende buraya ufak notlar paylaşmak istedim. 2011 yılı benim için sakin, sessiz ve tezimin yogunluğu ile geçen bir yıl oldu. Bu yıl da aynı şekilde geçeceği kesin. Okumayı her anlamda sevdiğim için bu beni yormuyor. Yoran sadece insanlar ve Onların tavırları ve sorunları. 
2011'de izlediğim en güzel film Midnight Paris, okuduğum en güzel kitaplar, Serenad, Kirpinin Zarafeti, Uçabilen Kız ve Beyazlı Kadındı. Gittiğim en  güzel tiyatro oyunu Tarla Kuşuydu Juliet idi.
 Bu yeni yılda herkese ilk başta sağlık, huzur, mutluluk, iş, aşk, para, getirmesini dilerim. Bol bol kitap okuyabileceğimiz ve onları tartışabileceğimiz güzel bir yıl olsun. İçimize huzur dolsun. Kıskanç, haset, mutsuz insanlar hayatımızdan yok olsun, kapı dışarı olsun. Sıcacık dostluklarla huzurlu bir şekilde geçirebileceğimiz bir yıl olsun.

Sevgilerimle


30 Aralık 2011 Cuma

Kitap Klubumuz:)

Merhabalar, yaklaşık olarak 1.5 yıldır sürdürdüğümüz bir kitap klubumuz var. Her ay bir araya gelip seçtiğimiz kitab hakkında konuşuyoruz. Ekip arkeolog, tarihçi, doktor, elektrik mühendisi http://gunicinderastladim.blogspot.com/ haberleşme mühendisi, hukukçu, ingilizce öğretmeni ve matematik öğretmeninden oluşuyor. Aslında çok çılgın bir ekibimiz var. Bol kahkahalı, bol yorumlu ve bol eglenceli buluşma oluyor bizim için:) Bu ay Le Clezio 'nun Göçmen Yıldız adlı kitabı için biraraya geleceğiz:) 

20 Aralık 2011 Salı

Yeni kitaplarrrr



Geçtiğimiz aydan itibaren, kitaplığım kitaplarla şenlendi. Doğum günümde hediye verilenler, benim kendi aldıklarım ve bugün idefix'ten gelen siparişlerimle birlikte kitaplarımın sayısı fazlalaştı. Eksilmesin artsın diyorum.:)

4 Aralık 2011 Pazar

Zülfü Livaneli- Serenad



Merhabalar, bu aralar blogumu çok boşladım. Anlatacağım bu kitabı geçen ay okudum. Üç gün içinde bitirmiştim. Halen tadı damağımda desem yeridir. Aslında bu aralar çok kitap okudum ama bir türlü buralara girip yazamıyorum. Yoğunluktan ve yoğun olmadıgım zamanlarda ise dinlenmekten:) sanırım biraz yazma konusunda üşengeçlik yaşamaktayım:)

Kitabın konusu aslında 1940'lı yıllar ile 2000'li yıllar arasında gidip gelmektedir. Roman'ın baş kahramanı olan Maya kitabın başında kendisini Müslüman, Hristiyan ve Yahudi olarak tanımlamaktadır. Bu cümleden direk yazarın hümanist bakış açısını hissetmek mümkün. Kitabın konusu aslında hüzün desek daha doğru olurdu. Bazı yerlerde gözlerim doldu, bazen kitabı kapattım kenara koydum ama sonra tıpış tıpış gidip, şimdi bakalım ne olacak diye okumaya devam ettim. Kitap aslında Maya'dan daha çok Roman'ın diğer kahramı olan 80 küsür yaşında olan Alman Prof. Maximilian Wagner'ın hüzünlü hikayesini anlatıyor. Maya, bu hikayeyi dinleyerek eşlik ediyor ve bu Prof. Wagner yüzünden, dış çevreden hiç hak etmediği iftiralara ve haksızlıklara uğruyor. Kitabın en acıklı yeri ise Wagner'ın karısına bestelediği Serenad adlı eserini Şile'de deniz kenarında soğuk havaya rağmen Ona ithaf ederek çalmasıydı. Wagner'ın böyle bir şey yapmasının nedeni ise, karısının bu sularda ölmesi, Wagner'ın bunu ve karısının yokluğunu unutamaması ve yıllar sonra karısını kaybettiği yere gelerek Onun anısına bu besteyi çalmasıdır. Yahudi olan karısı Nadia'nın II. Dünya Savaşı Dönemi'nde Sturma faciasında ölmüştür. Struma faciasının da ardında kalanları, bilinmeyeleri gün yüzüne çıkaran Livaneli, bu konuda da yakın geçmişimizi ögrenmemizi, ya da unutmak istediklerimizi hatırlamamıza yardımcı oluyor. Kitabın dili, diğer Livaneli kitaplarında olduğu gibi sade ve duru bir anlatıma sahip, Hikaye ile bütünlük sağlayan dil ve anlatım, kitabın hemen bitmesine neden oluyor:) Eleştirebileceğim tek şey ise yazarın fazla detaycı olmasıdır. Kitapta birçok şeyi Onun sayesinde öğreniyorsunuz ama, bazen okurken tarih dersi gibi oldu demekten kendimi alamadığım yerler çok oldu:) Herkese iyi okumalar

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kirpinin Zarafeti/Muriel Barbery



Kirpinin Zarafeti adlı kitabı neredeyse iki yıldan beri duyuyorum. Birçok blogta rastladığım bu kitabla ilgili olarak okuyan herkesin, olumlu yorumları olduğunu gördüm. Konusunu okuduğumda ise bir hayli ilginç geldi. En sonunda kazıdan döndüğümde yaptığım kitap alışverişinde bu kitaba da yer verdim. Bu kitabı geçtiğimiz eylül ayında okudum. Fakat yogunluktan dolayı henüz şimdi yazabiliyorum. Kitabı bitirir bitirmez hemen filmini de izledim ve filmi de bir hayli güzel ve kitapla parelel giden bir yapım olduğunu söyleyebilirim.
Kitab, Paris'in Grenelle sokağında lüks bir apartman dairesinde geçmektedir. Apartmanın kapıcısı Reneé Michel, hayatını kitap okumaya adamış, japon filmlerine hayran, kedisiyle yaşayan 50 yaşlarında dul bir kadındır. Apartmanın 7 numarasında yaşayan ailenin en küçük üyesi olan Paloma ise 13. yaşgününde  kendini öldürmeyi planlamaktadır. Çünkü Paloma herkesin sonunun kavanozdaki kırmızı bir balık gibi olacağını düşünmektedir. Bilgili ve kültürlü bir kız olan Paloma, şimdiye kadar her şeyi yaşadığını ve 12 yaşındaki bir kıza göre çok şey bildiğini ve bu nedenle yaşamaktan vazgeçtiğini dile getirmektedir. Kitaptaki olaylar apartmana  Bay Ozu'nun gelmesiyle değişir ve hızlanır. Bay Ozu, apartmandaki diğer insanlara benzememekte, sade bir yaşam süren bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Olaylar aslında, Ozu'nun, Reneé'nin değişik bir kapıcı olduğunu fark etmesiyle başlar. Dışardan bakıldığında sadece kapıcı gibi görünen Reneé'nin ardında sakladığı, herkesten gizlediği bir gizemi, bir yaşamı olduğunu düşünür ve Renee ile diyolog kurmaya başlar. Paloma'da,, Ozu'nun gelmesiyle kendini öldürme fikrinden vazgeçmeye başlar ve Renee ile  O da yakın bir diyalog kurmaya başlar. Paloma, Reneé için " Kirpinin zarafeti var: Dışardan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar" bu betimlemeyi yapar. Zaman içinde Reneé, Bay Ozu ve Paloma çok yakın dost olurlar. Kitabla ilgili aktaracaklarım bundan ibaret.
Kitabı bitirdikten sonra içimi biraz hüzün kaplarken, bir an olsun elimdeki kitabın hiç bitmemesini istedim. Kitaplarımı genellikle büyük bir titizlikle okurum ve genelde kimselere vermeye kıyamam. Ama bu kitabı okurken dayanamayıp, birçok yeri işaretledim. Aslında kitaptan alınacak birçok ders var. Dış görünüşüne ya da bulunduğu mevkiye göre değerlendirme yaptığımız insanların aslında çok farklı olabileceklerini, gözümüzde çok büyüttüğümüz insanların ise aslında boş, yavan ve gereksiz bir hayat sürdüklerini görmemizi belki de bu kitap sağlıyor. Olaylara ve herkese karşı hümanist bir açıdan baktığım ve yaklaştığım için bu kitabın konusunu, verdiği öğütleri  çok sevdim.
 Filmi de bir hayli güzeldi. Neredeyse kitabla parelel gitmekte olduğunu gördüm. Karakter analizleri ve oyuncu seçimi gerçekten çok başarılı olmuş. Filmi izlemenizi de ayrıca tavsiye ediyorum. Türkçeye " Yaşamaya Değer " olarak çevrilmiştir.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Midnight in Paris


Sevgili Arkadaşım Sezen geçenlerde kitap klubu üyelerine bu filmle ilgili bir mail attı. Bu ay kitap klubu olarak Amerikan Edebiyatından Scott Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby adlı romanını okuyoruz. Hatta okuduk, sadece geriye biraraya gelip toplanmamız kaldı. Bu ayın sahibi Selmin Abla, bize önerdiği 4 romancıdan biri de Fitzgerald idi. Sezen'in tavsiyesine uyarak filmi izledim ve resmen aşık oldum. İnanılmaz güzel bir filmdi. Yönetmen koltuğunda Woody Allen oturur ve film Paris'te çekilirse zaten o filmin kötü olma olasılığı sanırım % 1' dir:) Film ilk sahneden sizi kendisine çekiyor. Paris'in o muhteşem mimarisi karşısında kendinizden bir kere daha geçiyorsunuz. Film aslında 2010 yılı dolaylarında geçerken, gece yarısından sonra Paris sokaklarında değişik bir havaya bürünüyor ve zamanda yolculuk yapma imkanı doğuyor. Baş kahramanımız geceyarısında tesadüfen yolunu kaybettiği sırada 1930'lı yıllara yolculuk yapıyor. Orada kimlerle mi tanışıyor. Hemingway, Dali, Picasso, Zelda-Scott Fitzgerald ve daha bir sürü ünlü kişiyle tanışıyor ve arkadaşlık kuruyor. Filmin detaylarını anlatmak istemiyorum, çünkü o heyecanla sonunu yazmaktan korkuyorum. O nedenle en kısa zamanda izlemeniz dileğiyle. İyi Seyirler.

29 Eylül 2011 Perşembe

Yeni kitaplar- Okunacaklar:)


Bu aralar eve kapanıp harıl harıl ders çalışmaktayım. Bugün kendime güzellik yapıp, bağdat caddesindeki D&R gittim. Genellikle Alkım'a giderdim. Fakat kredi kartına 12 taksit yaptıgını öğrendikten sonra artık yolum D&R'dan yana:) Kitap klubümüzde yeni bir sisteme geçtik. Her ay bir ülkeden bir yazar seçip okumaya başladık. Her üye kendine bir ülke seçti ve Oranın edebiyatıyla ilgili bilgiler verdikten sonra, seçtiği kitabı bize önermeye başladı. Bu ay Amerika okuyoruz. Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby adlı romanını okuyoruz. Biraz hayal kırıklıgı yaşasamda kitapla ilgili sonunu okumadan pek fazla yorum yapmak istemiyorum. Aralık ayı benim ayım ve İngiliz edebiyatından bir yazarı seçmem gerekiyordu. Bende Virginia Woolf'u tercih etttim. Sağolsun arkadaşlar ses çıkarmadılar. Kitap olarak da şimdilik Deniz Feneri diye konuştuk.  Ben şimdiden araştırmaya başladım. İlk önce İngiliz Edebiyatı Tarihini araştırmaya başladım. Daha sonra Virginia Woolf'un günlüklerini az da olsa okumaya başladım halen devam etmekteyim. Bugün birçok kitap evini dolaşsam da Mina Urgan'ın Virginia Woolf adlı incelemesini bulamadım. :(( Aralığa kadar bir şekilde temin edeceğim. Aldığım kitapların biri hariç diğerleri de İngiliz Edebiyatına ait.  Bu sene de Fransız ve İngiliz Edebiyatı arasında gidip geliyorum. Ne olacak benim bu halim:)) Kitaplar bitince yorumları yazacağım. Aşağıdaki fotoda ise okuyacaklarım ve şu an okuduklarım yer alıyor. Herkese iyi akşamlar, iyi okumalar:)


19 Eylül 2011 Pazartesi

Gölge Hırsızı-Marc Levy



Marc Levy son zamanlarda en beğendiğim yazarların başında geliyor. Geçen yıl  Birbirimize söyleyemediğimiz Onca Şey adlı kitabını okuduktan sonra yazarın dilinden çok etkilenmiştim. Şiir gibi cümleler, duyguların tarifsiz yorumu kitabı elimden bırakmama neden oldu. Yazarın okuduğum diğer kitapları arasında Keşke Gerçek Olsa ve Sizi tekrar görmek yer almaktadır. Levy'in yeni kitabı Gölge Hırsızı adlı kitabını kazıdayken nette en çok okunan listelelerinde rastladım. İstanbul'a döndükten kısa bir süre sonra D&R yolları bana gözüktü ve kitabı satın aldım. Bu pazar kitabı bitirdim. Aslında 1 gunde bile bitecek bir kitap, fakat ben aynı anda 2 ya da 3 kitap okudugumdan ve Tez'e yeniden başladıgımdan dolayı ancak 3 günde bitirebildim. Kitabı okuyan tanıdıklarımdan bazıları begenmediklerini söylemişti. Kitabı bitirirken keşke sonla alakalı biraz daha bilgi verseydi dediğim oldu ama açıkcası çok beğendim. Bu kitapta da diğer kitaplarında olduğu gibi doğaüstü olaylarla karşılaşılmaktadır.

Kitabın konusu, Annesi ile Babası ayrılmış bir çocuğun rastlantı sonucu insanların gölgelerini çaldığını ve insanların gölgeleriyle konuştugunu fark etmesiyle başlamaktadır. Bu olaydan ilk başta rahatsız olan baş karakter daha sonra insanlara bu şekilde anlamaya hatta birçok kişiye bu şekilde yararı dokunmaktadır. Bunun yanı sıra  Sağır ve dilsiz bir kıza aşık olan baş karakterimiz, yıllar geçse de  Onu aklından ruhundan çıkaramadıgını anlar. Yıllar sonra yolları bir şekilde kesişen aşıkları ne gibi süprizler beklediğini söyleyemeyeceğim:)) Ama kitapta arkadaşlığa, aileye ve aşka dair çok güzel duyguları içinde barındırmaktadır. İyi okumalar dilerim. :)

7 Eylül 2011 Çarşamba

Elif Şafak/ İSKENDER





Elif Şafağın Son kitabı çıktığında ben kazıdaydım. Bandırmanın bir köyünde kaldığımdan ancak tatil gunumde Bandırmaya indiğimde kitabını alabildim. Yoğun iş temposundan dolayı kitabın yarısına kadar okuyabildim, İstanbul'a döndüğüm zaman kitabı bitirebildim. Elif Şafak, evlendikten ve çocuk doğurduktan sonra edebi üslubunda bir değişim ister istemez fark edilmektedir. Genelde O'nun kitapları edebi açıdan zor kitaplardır. Bazen bir sayfasını iki defa okumak zorunda kalırsınız. Çünkü kitabı tam anlayabilmek kitabın içine girebilmek için bunu yapmış olmanız mümkündür. Doğum sonrasında Siyah süt ile başlayan edebi dildeki sadelik, Aşk'la devam etmiştir, İskender de bu yeni halkanın üyesi olmuştur.

Kitabın konusuna gelince; Kitap aslında sevgi ve incitme üzerine kurulu. "İnsan en çok sevdiğini mi incitir" cümlesinden yola çıkarak roman şekillenmektedir. Kitabı okurken düşünüyorsunuz. Birine çok kırılırsınız ve aslında kırıldığınız insanı ne kadar sevdiğinizi ve değer verdiğiniz anlarsınız. O nedenle ona darılır ya da kırılırsınız, ya da insan en çok sevdiğine karşı daha kırıcıdır. Çünkü O'nun yanında kendini zorlama ihtiyacı hissetmez. Ne yaparsam yapayım ne olsa beni seviyor diye düşünürüz. Bu tabiri de genelde ebeynlerimiz için daha çok kullanırız. Hayatta bizi koşulsuz, çıkarsız nedensiz sadece ailemiz sevdiği için kaprislerimizi, kızgınlarımızı ailelerimize gösteriririz. Yazar buradan yola çıkarak Doğulu bir ailenin İngiltere'deki yaşamını konu almaktadır. Elif Şafak bu kitapta Rus yazar Dostoyevski gibi psikolojik analizler yapmaktadır. Her karakteriyle ayrı ayrı ilgilendiğini kitabı okurken anlamak mümkün. Yazar vermek istediği sosyal mesajları ve sorunları Aile bireylerinin gözünden anlatarak dile getiriyor. Özelden Genele doğru kayan bir kurgunun olduğu kitapta birçok ayrıntı bir arada verilmiş. Fakat şöyle bir durum var ki, yazar bu kitapta birçok konuya parmak istemiş, ama tam olarak hangisi ön planda, okuyucu bu konuda biraz zorlanmaktadır.  Kitabın sonunda süpriz beni hem mutlu etti hem de bir yandan üzdü. En çok sevdiğim karakter ise Cemile ve Elias oldu. 

Dili gayet sade ve akıcı olan kitap çok hızlı okunmaktadır. Kitabın kapağını açıkcası begenmedim. Elif şafağı erkek olarak görmek biraz beni yadırgattı. Ama yazarın Orada söylemek istediği, Yazarın kimliği cinsiyeti olmamalı, iki tarafı olan bir kurşun kalem misali her iki tarafta da yazmalı yazabilmeli, hissetmeli demek istediği aşikardır. Yine de Elif şafağın güzel yüzünü erkeksi bir tipte görmeği begenemedim.


Kazıdan Sonunda Döndüm:))

Herkese Merhabalar, zorucu bir kazı sezonunu daha kapatmış bulunmaktayım. Bu yıl 1temmuz 1 Eylül arası kazıdaydım. Arkeolojiyi çok sevsem de bu yıl biraz yaşlandığımı hissettim. Belli bir süreden sonra arazi üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Ama sonunda döndüm. Yazım sadece kazıda çalışmakla geçti. Yoğun geçen iş saatlerinden ve sadece haftada 1 gunluk izinden dolayı ne kitap okuyabildim ne  de film izleyebildim. Bandırmada Elif şafağın İskender adlı romanını aldım ve okumaya başlasam da İstanbula döndüğümde kitabı bitirebildim:) Artık kitap okumaya daha çok vakit ayırabileceğim için çok mutluyum. Dün D&R  gidip kendime yeni ciciler aldım ve onları okumaya başladım:)

26 Haziran 2011 Pazar

Caz Festivali

Merhabalar, haftaya caz festivali başlıyor ve ben kazıya gidiyorum. Zaten ne zaman kazı sezonu yaklaşsa İstanbul  etkinlikten geçilmez, geçen sene 7 yıl kazı sezonunun ardından ilk defa yazın tatil yapmak istedim. İstanbul'da etkinlik yoktu :(( Şimdi ben kazıya gidiyorum, haksızlık bu olsa gerek:( Ben sadece Cuma günü olacak olan Tüneldeki festivale katılabileceğim. Umarım güzel geçer. Caz severlere duyurulur. Ayrıntılı Bilgi için:


http://www.iksv.org/tr

Bunun yanı sıra sokakta yapılan caz festivali var ki ben ona katılacağım. Galata Meydanı'nda, Kadıköy Meydanı'nda, Ortaköy Meydanı'nda olacak. Ama onların programını sadece facebook'ta bulabildim. Siz faceten takip edin.

Sevgiler


Bellanomisma

24 Haziran 2011 Cuma

Güzel geçen bir Çalıştay'ın ardından



Merhabalar, geçen yazımda Dalyan'a sunum için gideceğimi yazmıştım. Dalyan doğasıyla, ortamıyla, balıklarıyla beni çok etkiledi. Dalyan Seyahatimiz biraz uykusuz ve yoğun geçti. Sabah uçağımızın 06.45 gibi bir saatte olması, gece demek istiyorum 04.30'ta kalkmamıza ve erkenden yollara düşmemize neden oldu. Uçak yolculuğumuzdan sonra otele eşyaları bırakıp doğruca Çalıştay'ın oldugu Kaunos Kazı evine gittik. Bir arkeolog olarak şunu söylebilirim ki gördüğüm en güzel kazı evi. Manzarası müthiş, bütün Dalyan ayaklarınızın altında. Sunumlar'a gelince güzel ama çok yoğun geçti. Nümizmatik alanında çalışan Hocaların, öğrencilerin sunumlarını üç gün boyunca dinledik. Kazı başkanı Prof. Cengiz Işık başkanlığında Kaunos Antik kentini gezdik. Cengiz Hoca'yla kenti gezmenin ayrı bir güzelliği vardı. 




Kaunos Kazı evine her gün nehir yoluyla ulaşımın sağlanması da sabahları ve akşamları nehrin tadına varmamız için muhteşem bir fırsat oldu. Son gün sunumlardan sonra Kaunos ekibi, bizleri Köyceğiz gölüne tekne ile götürdü. Dalyan'a gidecek olursanız, mutlaka nehir yoluyla Köyceğiz'e gidin, balık yiyin özellikle mavi yengeç, O'nun dışında Kaunos Kazı evini de mutlaka ziyaret edin. Çalıştay'a  biz üç kişi olarak katıldık ve üçümüzün de sunumu güzel geçti. Bizim için çok zevkli geçti ve açıkcası Dalyan'dan ayrılmak istemedik. Benden haberler şimdilik bu kadar. Bir hafta sonra kazıya gidiyorum, şimdiden stres girmeye başladım:)) Sevgiler


Bellanomisma



28 Mayıs 2011 Cumartesi

Dalyan yolları gözüktü:)

Merhabalar, Haziran ayının ortaları gibi Dalyan'a gidiyorum. Dalyan'da bu yıl düzenlenecek olan Nümizmatik Çalıştay'ına bende katılacağım:) Bildirimin kabul edildiği andan itibaren beri çok sevinçliyim. İlk kez bir toplulukta bir şey sunacağım. Üniversitedeyken bölüm içi seminerlerimiz olurdu ama  bu biraz daha farklı olacak benim için. Doktora konusunu askıya aldığım ve belki yapmama kararı aldığım şu son aylarda, bu sunum belki yeniden kararlarımın değişmesine neden olabilir:) Üç gün kalacağım bu Dalyan seyahatinde bol bol çupra yemeği, nehir kenarında kitap alıp okumayı ve kafayı dinlemeyi düşünüyorum:) Dalyan dönüşü sıkı bir hazırlıktan sonra Bandırma yolları gözüküyor bana:) Kazı'da geçecek 2,5 ay:) Allah butun arkeologlara yardım etsin diyorum. Sevgiler

Bellanomisma:)

28 Nisan 2011 Perşembe

Sonundaaa:)

Merhabalar, uzun zamandır yazamıyorum, çünkü; blogların kapanma madurlarından biri olarak sürekli blogumun açılıp açılmadığına bakmaktan yorulmuştum. Bugün yeniden denedim ve açıldığını görünce çok mutlu oldum. Blog arkadaşlarımı özledim. Onların yazılarını okumayı özledim. :)) 
Beni sorarsanız yoğunluğum had safhada, tez denen başımın püsküllü belasıyla uğraşmaktayım. Lisansı bitirdiğim zaman, yüksek lisans yapmanın bana çok şey katacağını düşünüyordum. Üniversiteye girerken hayallerimin suya düşmesi gibi yüksekte de bunun benzerini yaşadım. O yüzden doktora defterini açmadan kapadım. Bu konuda hocam benim gibi düşünmeyip bana sürekli bu konuda ısrar etse de ben sanırım kararımı verdim. İlerde bu konuda pişman olur muyum onu şimdilik bilemiyorum. Bildiğim tek şey sakin, huzurlu, mutlu bir yaşam sürebilmek, kaliteli bir yaşama sahip olabilmek.... ister bir cafem olsun, ister bir kitapçı dükkanım, ister küçük ama beni mutlu edecek bir işim olsun. Yeterki ben mutlu olayım bütün mesele bu:) Kitaplarım başucumda müziğim kulağımın yakınında olsun ve sevdiğim dostlarım, arkadaşlarım hep etrafımda olsun. :) Muftakta nefis yemekler yaptıgım, canımın istediği zaman istediğim yerde olabildiğim bir dünya, küçük, mütevazi ve beni yansıtan şirin bir dünya:) Bu aralar kitap okuyamıyorum. Okuduğum tek şey tezimle ilgili kitaplar, makaleler ve tezler:(( 

Herkese tekrardan merhaba:)

29 Ocak 2011 Cumartesi

Ye Dua Et Evlen- Elizabeth Gilbert





Bu kitabı bundan tam 3 ay önce aldım ve okumaya başladım, kitabı okumaya başladığımda sürekliyici anlatımı karşısında elimden bırakamadım. Kitabın ortalarına geldiğimde yoğunluktan dolayı kenara bıraktım, sonra başka kitaplara başladım ve bu  kitaba devam etmeyi unuttum. Çünkü asla bir kitaba bağlı kalamam. Birkaç kitabı birarada okumak en büyük özelliğim. Arkadaşlarım kafan karışmıyor ya da konuları birbirine karıştırmıyorsun diye sorduklarında, tarihi bir roman okuduğumda, biyografi kitabında mola veriyorum, onu okurken yorulduğumda ya da sıkıldığımda roman'da dinleniyorum diye cevap verdiğim çok olmuştur. Yazarın bu serideki ilk kitabı olan Ye Dua et Sev'i okurken çok eğlenmiş ve birçok yeni şey öğrenmiştim. Kitabında bulduğum heyecanı ne yazık ki filminde bulamadım. Bazıları filmi çok saçma buldular. Ama film kötü diye bence kitabı harcamamak lazım. Çünkü kitabı okuyan herkes aslında kendi filmini kendi çeker. Bu kitabı okurken de çok eğlendim ve aynı zamanda kafamı kurcalayan beni düşündüren ve sorgulamama neden olan konularla da karşılaştım.

Kitabın baş kahramanları Yazarın kendisi ile ilk kitaptan hatırladığımız Bali'de tanıştığı  Felipe'dir. Felipe karakterini çok beğendim sanırım bunda Javier Bardem'in katkıları fazla olsa gerek. İki aşık bu kitapta evlilik sorunsalıyla karşı karşıyalar. Sürekli sevgilisi Elizabeth'i görmeye giden Felipe, Amerikan Hükümeti tarafından sınır dışı edilmesiyle başlayan olaylar zinciri, onların evlilikle burun buruna gelmelerine neden olur. Çünkü Evlenince en azından resmi olarak sorunlar çözülse de özel hayatlarında büyük bir problem olarak karşılarına çıkmaktadır. İkisininde ikinci evlilikleri olacak olan bu birliktelik kafaların da soru işaretleri olmasına neden olur. Elizabeth, sürekli evlilik kavramını, evlilik tarihini ve kurumunu ile ilgili kitaplar okur. Bunu kitapta okuyucu ile de paylaşır. Kitapta vurguladığı konulardan biri  geç yaşta evlenen ve kariyer peşinde olan bayanların diğerlierne göre daha seçici olduğunu söylemesidir. Bu konuda yazara katılmamak ne mümkün. 20'li yaşlarda evliliğe sıcak bakanlar, 30'lu yaşlara merdiven dayadıklarında kafalarındaki evlilik profili çok farklı hale geliyormuş:)) İnsan gerçekten daha seçici oluyor ve özgürlüğünün elinden alınacağı hissine kapılıyor ve bir erkeğin egemenliğine girmenin ağır bir yük olduğunu düşünüyor.  Kitapta sürekli seyahat ederek bir arada kalmayı amaçlayan çift gittikleri yerlerdeki evli çiftleri de gözlemektedirler. Elizabeth  evlilikten korkmakta ve ilk evliliğinde yaşadığı hayal kırıklığını bu evliliğinde yaşamak istememektedir. Aralarındaki sihrin bozulmasından  ve doğru adamın Felipe olup olmadığını sorgulamaktadır. Kitapta en çok evlilik tarihi adlı bölümü çok sevdim ve etkilendim. Evliliğin geçirmiş olduğu evrimi ve geçmiş toplumların yaşadıkları sorunlar, ırksal ve dinsel ayrımlar yüzünden evlenemeyen çiftler ve feminizm akımı etrafında gelişen evliliklerin anlatıldığı bölümden çok zevk aldım.  Evlilik sanırım bu dönemde her bayanın ve her erkeğin kabusu olsa gerek. Doğru insanı bulmak, o insanı tanımaya çalışmak ve bir hayatı tanımaya çalıştığınız bir kişiyle geçirmeye çalışmak sanırım insanları evlilikten uzaklaştıran başlıca nedenlerden yalnızca birkaçı... Artık günümüzde kadınların da ekonomik özgürlüğü ve kariyer hayalleri sayesinde evlilik ufukta gözükmeyen bir gemidir. Eski evlilikler kalmadı, eski aşklar kalmadı, insanlara güven kalmadı, sadakat kalmadı. Öyle bir çağda yaşıyorki insanın kime güveneceği bile zor. Sanırım bu güven kaybı yüzünden de insanlar evlilikten kaçıyor ve korkuyor. Kitabı okuyunca evlilikle ilgili korkularım daha da arttı, ama buna rağmen kitap pesimist konuları içermiyor ama yazar feminist olunca sizde onun yazdıklarından ister istemez etkileniyorsunuz. Kitabı okuduğumda kıskandığım tek şey bende Elizabeth Gilbert gibi bavulum kapının yanında olsa ve sürekli seyahat edip yeni yerler görsem:)) Hem eğlenmek hem de evlilikle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyorsanız mutlaka okuyun:) İyi okumalar


17 Ocak 2011 Pazartesi

Kara Kitap- Orhan Pamuk



Bu aralar hiçbir şeye vakit bulamıyorum. Kütüphaneye git, kitapları makaleleri bul, onların fotolarını çek, sonra eve gel düzenle, çalış, düşün ve bunun gibi birçok şey:) Allahtan kitapları seviyorum ve ne yazıkki mesleğimi de seviyorum. Eğer bu mesleği gerçekten sevmiyorsunuz sanırım her şey size eziyet gibi gelecektir. Toprağın kokusu ciğerlerinize bir kere işledikten sonra Arkeoloji sizde bağımlılık yapmıştır demektir. Bütün zorluklarına, insanlarla uğraşmak  ve bunun gibi her şeye rağmen Arkeolojiyle Hayat güzel:) Gelelim kitap okuma konusuna, eskiden sıkı bir okuyucuydum, ama bu aralar yemek yemeyi bile unuttuğum oluyor ve iki ayda bir hayli kilo verdim. Görenler nasıl bir rejim uyguladığımı sorduklarında onlara tez yazmalarını öneriyorum:) Kara Kitap neredeyse 1 aydır okuyupta bitiremediğim bir kitaptı ama dün gecenin geç saatlerinde bitti.

Orhan Pamuk'un okuduğum bu üçüncü kitabı. Benim Adım Kırmızı kadar güzel olmasa da yine de güzel bir kitap. İnsanın kendini ve hayatını sorgulamasına neden oluyor. Hoş ben bu yoğunlukta kendimi ne kadar sorguluyorsam:)) Kitabın baş kahramanı Galip'in, karısı Rüya'nın bir anda ortadan  kaybolması üzerine olayları incelerken kendini sorgulamasına tanıklık ediyoruz. Karısı Rüya aynı zamanda amcasının kızıdır. Galip, Rüyayla yaşadığı günlere okuyucu götürerek kendi hayatının değerlendirmesini yapmaktadır. Onun dışında Gazeteci olan diğer amcasının oğlu Celal'e olan hayranlığının kendi olmaktan vazgeçtiğini görmektedir. Yazar Benim adım kırmızı'da sürekli üzerinde durduğu üslup olayına burada Celal ve Galip üzerinden anlatmaktadır. Bu konuda Orhan Pamuk'a hak vermiyor değilim. Şöyle düşünelim sevdiğimiz yazarları aklımıza getirelim, sürekli onların kitaplarını okumuş ve artık onların yazma üsluplarını bildiğimizi varsayalım ve ilerde deneme ya da roman yazdığınızı düşün, acaba o yazarlardan etkilenerek mi olay kurgusunu kurarız. Belki bunu istemesek te farkında olmadan yaparız. Kitapta da Celal'de Rüyayla birlikte bir anda ortadan kaybolunca, çalışmış olduğu gazeteden sürekli Celal'in yazı yazmasını beklemektedirler ve bu işi Galip devralır. Celal'in bütün yazılarını neredeyse ezberleyecek kadar okur ve aynı onun tarzında yazıları yazmaya başlar ve kimse onun Celal olmadığını anlamaz. İşte insan  o zaman düşünüyor üslup diye bir şey yok. Aslında sevdiğimiz yazarları okuduktan sonra bizim akıl süzgecimizden arta kalan tortular aslında onlarla harmanlanan uslubumuzu oluşturuyor. O zaman nerede kaldı özgünlük, bu kitabı okuyunca insan bunları düşünüyor. Allahtan tez yazarken edebiyattan uzaklaşıyorum:)) Bilimsel dunyayı bazen bu yönden sevmiyor değilim:) Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Orhan Pamuğu da daha yakından tanıma fırsatına sahip oluyoruz.
İyi okumalar
Sevgiler
Bellanomisma