25 Aralık 2010 Cumartesi

2010 yılına veda ederken



Aralığın şu son günlerinde 2010 yılına veda ederken içim hem kıpır kıpır hem de biraz hüzünlü. Yeni yıl herkes için arınmadır. Eski yılda yaşananlar kapı dışarı edilir, yeni yıla yeniden doğmuş gibi başlanır. Birde hep şu söylenir, Yeni yıla nasıl girerseniz bir yıl boyunca öyle devam edermiş:) 2010 yılına evde televizyon karşısında pinekleyerek girmiştim:) Çünkü Yılbaşı sabahı Latince dersinden çıkmıştık ve benim kolumu kıpırdatacak halim kalmamıştı. Ailem eller havada bir şekilde iş arkadaşlarıyla dışarda kutlarken, ben polar battaniyemle odamda televizyon karşısında huzurlu ve mutlu mesut adım attım yeni yıla ve gerçekten tüm yıl boyunca sakin, rahat, mutlu ve mesuttum ve tabi bol bol dinlendim:)) 2010 yılı  bana çok iyi gelen bir sene oldu. 2008 yılından 2010 yılına kadar olan 2 yıl hayatımın kötü dönemlerine sahne olmuştu. Kaydettiklerim, yaşadığım kötü olaylar fakat   2010  yılına adım attığım ilk aydan itibaren bana o kadar iyi geldi ki büyün yılın güzel geçeceğini anlamıştım. İşlerim çok rast gitti. Eski neşem yerine geldi. Mervooş'lu günleri özleyen meğer ne kadar çok arkadaşım, dostum varmış:) Yaz aylarım inanılmaz dingin, kuş sesleri arasında, kızgın çakıl taşlarından Akdeniz'in soğuk sularına koşarak geçti. Tabi bol bol kitap okuyarak. Bu yıl önceki yıllarda kaybettiğim performansıma kavuştum ve okumadığım bir sürü kitabımı sildim süpürdüm:)) 2011 yılı umarım herkese ilk başta sağlık, huzur, mutluluk, para, aşk getirir. Ben yeni yıldan bunun dışında sevdiklerimle, dostlarımla, arkadaşlarımla hep birlikte olacağım, sürekli kahkaha seslerinin oldugu ortamlarda bulunacağım ve kitaplarla haşır neşir olduğum, sıcacık battaniyemin altına girip bol bol film izlediğim ve bol bol gezeceğim bir yıl olmasını diliyorum:) Yeni yıl hepimiz için çok chokella olur :))

19 Aralık 2010 Pazar

Etnik Dillerde Livaneli Şarkıları- ZÜLEYHA



Bu aralar ne zaman boş bir vakit bulsam, kulaklıkları takıp tek bir albüm dinliyorum. Züleyha'nın  etnik dillerde Livaneli şarkılarını söylediği albümü.  Gözlerimi kapatıp albümü dinliyorum. Müziklerin  akışı ile Züleyha'nın duru ve güçlü sesi birbirine o kadar uyum içinde akıyor ki, nehir akışı gibi bir çırpıda albüm bitiyor. Ben her seferinde bitmesin istiyorum. Albüm Anadolu'nun etnik dillerinde söylenmiş şarkılardan oluşuyor. Ermenice, Zazaca, Lazca, Hemşince, Kürtçe bunlardan sadece birkaçı. Nefesim nefesime şarkısının Ermenicesini o kadar güzel söylemiş ki Ermenice bilmeme rağmen müziğin güzelliğinden, Züleyha'nın duygulu buğulu sesi sayesinde her dinlediğimde gözlerim doluyor. Beni geçmişe götürüyor. Züleyha benim çok yakın dostumun yakın arkadaşı oluyor. Dostum sayesinde Züleyha'yı tanıyorum. Züleyha üç yıl Zülfü Livaneli'nin asistanlığını yaptıktan sonra Livaneli'nin desteğiyle bu albümü yaptı. Zülfü Livaneli albümde sanat yönetmenliğini üstlendi ve Müziklerin güzelliği karşısında üstadı ne kadar tebrik etsek sanırım azdır. Züleyha'nın  Bu albüm sürecinde yaşadığı  sıkıntılar sonunda son buldu ve şu an her yerde onun sesi dinleniyor. Yaşı çok genç olmasına rağmen, temiz yüreği, güçlü sesi ve iyi niyeti ile son zamanlara damgasına vuracağını gönülden inanıyorum.  Yolun açık olsun Züleyha'cığım.


Son zamanlarda okumaya çalıştıklarım:)

Merhabalar, bu aralar kötü bir blog yazarıyım bunun farkındayım, ama bu sene tez aşamasındayım ve şu son dört aydan beri hayatım kütüphane ve ev ekseninde dönüp duruyor. Bundan şikayetçi değilim tabiki, ama yazın oldugu gibi ya da geçen sene ki gibi kitaplarla fazla haşır neşir olamıyorum. Ama okumasamda kütüphanem günden güne yeni gelen kitaplarla dolup taşmakta:) Benim aldıklarımının yanı sıra bana hediye edilenleri de eklersek, kütüphanemde tam bir  şenlik havası var:) Bende bu okumama tavrına bir son vermek istedim ve her zamanki gibi üç kitabı bir arada okumaya başladım. Hem de bu kadar yoğunlugun içinde, Nobel ödüllü yazar Llosa'nın Cennet başka yerde adlı kitabını, Ilya Ehrenburg'un Paris Düşerken'i ve son olarak bugün aldıgım Orhan Pamuk'un Kara Kitabı'nı okuyorum. Sırada Marc Levy'nin Neredesin isimli kitabı, Salman Ruşhdie'nin Geceyarısı çocukları, Virginia Woolf'un öyküleri ve Tom Robbins'in  Parfümün Dansı,   beni bekliyor. Bunun dışında kütüphaneme yeri giriş yapan diğer kitaplar bekliyor. Kitap tozlarına karşı alerjim olsa da hapşırık krizlerim tutsa ve başım sersem gibi olsa da kitap kokusu olmayan bir dünya düşünemiyorum:)

4 Aralık 2010 Cumartesi

Aşk üzerine bir Mim.



Takip ettiğim bloglardan biri de Kitap Kurdu, bu aralar ne okumuş diye girip baktığımda  kendisinin de başka bir blogtan aldığı Aşk ile ilgili düşüncelerini yazdığını gördüm. Mim'in konusu aşk, bunun üzerine  Bende Mimlendim:) Vee buraya Aşk ile ilgili duygu ve düşüncelerimi yazmak istedim:)

Antik Dönemden beri günümüze kadar Aşk ile ilgili birçok şiir yazılmış, şarkılar yapılmış, kitaplar yazılmıştır. İnsan aşık olduğunda, dünyaya başka bir açıdan bakabiliyor. Tek kişilik atan bir kalp  iki kişi yerine alınan hava misalidir aşk... Aşk'ın o kadar yüzü varki, bu kişiden kişiye değişebiliyor. Bazen Aşk tutkunun kardeşi, Acının ikizi de olsa , Seven kişi o tutku ateşinde yanıp acı çekmeye razı oluyor. Aşık olduğunuzda dünya ne kadar kötü olsa bile, yüzünüzü gülümsetecek diğer yarınızı düşündüğünüzde hayat çekilecek bir hal alabiliyor. Trafik yoğun, işler yoğun, canınız sıkkın  olsa bile telefonda sevdiğinizin sesini duymak bile her şeyi unutturabiliyor. Aşk  insanı güzelleştiriyor, içinizden hep şarkı söylemek geçiyor. Bazen avaz avaz aşık olduğunuzu herkese ilan etmek bile isteyebiliyorsunuz. Aşk kişiden kişiye değişse bile iki kişinin birbirinden vazgeçip tek bir kişi olmalarıdır.

28 Kasım 2010 Pazar

Doğum Günüm:)

Merhabalar, Cuma günü benim doğum günümdü. Bu yıl doğum günüm şenlik havasında geçti, sanırım bir süre daha böyle devam edecek. Genelde her doğum günüm ailemde büyük bir eğlence, şamata şeklinde geçer. Büyüsem de her zaman ailemle de pasta kesmeye özen gösteriyorum. Beni bugünlere gelmemi sağlayan, dünya gelme nedenim olan Annem ve Babam ile kutlamak benim için önemli ve çok değerli. Her 26 Kasım sabahı Babam, bir dosya kağıdına benimle ilgili duygu ve düşüncelerini yazar ve kağıdın belli kısımlarına ise çizimler yapar. O yıl ne yaşamışsamonunla ilgili duygularını yazmayı da ihmal etmez. Bu kağıt olayı bende artık gelenek haline geldi. Yılbaşında Noel Baba'yı bekleyen çocuklar misali, 26 Kasım sabahı yatağımda gözlerimi yarım açarak, Babamın odama girip kağıdı masama bırakmasını beklerim:)Bu yıl kağıdı güzel dilekleriyle yine bitirmiş. O gün ilk pastamı Okulumda Hocalarımla yedim. Sagolsunlar benim için pasta almışlar ve çok mutlu oldum. Hatırlanmak güzel şey:) Akşam ise evde bayram havası esiyordu, eve en son ben geldim. Herkes beni bekliyordu. Bir tek ortanca kuzenim gelmemişti. Aradan yarım saat geçti ve kapı çalındı, kimse kapıyı açmadı. Herkes git kapıya bak Selmin Ablan seni ziyarete gelecek dediler. Bende kapıya doğru koştum. Kapıyı açınca miniğim Diloşum elinde küçük bir pasta  mumla beni karşıladı. Arkadan herkes iyiki doğdun şarkısını söylemeye başladı. Tabi şok oldum. :)) Sonra büyük pastamızı üfledim, dileklerimi diledim ve bol bol fotolar çektim. Gecenin ismi Teyzemdi. Benim için Kuaför'e gitmiş, makyaj yapmış, sanki doğum gunu çocugu ben değil, resmen o idi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Teyzemin oğlu Ahmet bizi Kahve dünyasına Fondü yemeğe götürdü:) Dün akşamda arkadaşlarımla birlikte Nevizade'de kutladık. Hayatta bence en güzel şey sevgi ve hatırlanmak, bu yıl arkadaşlarmdan o kadar güzel mesajlar, mailler ve yazılar aldımki anlatmak tarifsiz. Her şey için herkese tekrardan tesekkürler:)

21 Kasım 2010 Pazar

Bayrammmm Tatilinin Ardından



Bayram Tatilinin rehaveti halen üzerimde dolanıyor. Ne kadar güzel ve uzun bir tatildi. İstanbul resmen boşaldı. Trafik yoktu, gürültü yoktu ve geriye sadece İstanbul'un tadını çıkarmak kalıyordu.  Ailem bayramı Antalya'da karşıladı, ben ise onlarla gitmeyip, bayramı arkadaşımla geçirdim. Bizim için çok güzel bir bayramdı. Bol bol mutfakta yemek yaptık, gezdik dolaştık, hocamıza bayram ziyaretine gittik ve erkenden doğumgünümüzü kutladık daha ne olsun:)) Açıkcası bu tatil çok iyi geldi. En zoru ise tatilin bittikten sonra okula geri dönmek, teze yoğunlaşmak ve kütüphane günlerine devam etmek:) Her güzel şey sonunda bitiyor ama bitmese ne güzel olurdu:) 

Bayram aklıma gelince, herkesin olduğu gibi çocukluğum aklıma gelir. Çocukluğumdaki bayramları hep özlerim. Bayram demek harçlık demekti, el öpmekti, şeker ve çikolata yemekti. Çünkü küçükken ailem şeker ve çikolata fazla yedirmezdi, Bayramda ise yemediğimiz kadar şeker ve çikolata yerdik. Sarmalar masada yerini alınca, bayram geldiğini anlardık. Bayramlarda ailenin büyüğü hangi ise onun evinde toplanılır ve aile yemeği yenirdi, bu seramoni bizde halen devam etmektedir. Bütün kuzenler bayramdan dolayı bir araya geliyoruz. Ailemiz günden güne daha da büyümükte.:)

Çocukken, en sıkıldığım şey ise bitmek bilmez bayram ziyaretleriydi. Güzel yanı harçlık ve şeker, kötü yanı ise, ardı arkası kesilmeyen ziyaretler:) Bazen gitmek istemeyeceğim diye tutturdum, o zaman da ailem beni babaannemlere bırakırdı. Şimdi ise Bayramlarda kapımız tek tük çalınır, bizimkilerde çok az yere ziyarete gider oldular. Herkes hayat galesi peşinde yuvarlanıp gitmekte, bayram tatillerinde de şehir dışına gezmeye gitmekteler. İlerde ben de öyle mi olacağım bilinmez:)) 
Son cümlelerimi herkesin geçmiş bayramını yürekten kutlayarak bitirmek istiyorum. Sizin de güzel bayram anılarınız varsa, lütfen paylaşın, eskileri yad edelim:))

Sevgiler
Bellanomisma

27 Ekim 2010 Çarşamba

Sislerin ardında Güzel İstanbul

Bugün her zamanki gibi Kütüphanedeydim. Çalışmamı sonlandırdığım saatler, İstanbul'un yoğun trafiginin başladığı saatlere denk geliyordu. Gümüşsuyunda yer alan tıkanıklığı görünce, kara yolu yerine deniz yolunu tercih ettim. Karaköy'den gemiye bindiğimde bu sefer kitap okumak yerine dışarıyı izlemeyi tercih ettim. Çünkü o kadar yorgundumki, açıkcası kitap sayfası açacak takatim yoktu. Güzel bir kentte yaşamanın yanında, tarihi güzelliğini de içinde barındırması da ayrı bir güzel. Karaköy- Kadıköy Hattı sanki deniz üzerinde yapılan bir müze yolculuğu misali, insanı bulunduğumuz zamandan alıp götürüyor. Karşınızda duran tüm heybetiyle Topkapı Sarayı, Minareleriyle İstanbulu İstanbul yapan, Sultanahmet, Süleymaniye, Yeni cami, Bizans'ın simgesi Ayasofya tüm güzelliği ile karşınızda ve size sadece izlemek kalıyor. Topkapı Sarayını neredeyse 5 ya da 6 kez gezdim, bugün gezsem yine doymam. Orayı gezerken bir anda haremin arka odalarından Kösem Sultan geçiyor. Hürrem Sultan, Kanuni'nin dizine yatmış türlü entrikalar çevirmekte, saray mutfaklarında, nefis yemekler pişmekte, Arz Odasında Padişah görüşmelerini yapıyor. Hünkar sofasında yukarıda Sazendeler çalıp söylerken, aşağıda Hanendeler oynamakta, Valide Sultan geçerken bütün Harem erkanı kendine çeki düzen vermekte. Ne zaman Topkapı Sarayına baksam, hep aklımdan bunlar geçiyor. Bazen yaşadığım zamanı unutup, sanki onlar şu an bile orada yaşıyor, izlenimine kapılıyorum. Ne zaman Topkapıyı gezsem, tarihin ayak seslerini duyuyorum, Ne zaman Topkapıya baksam gözümde bunlar canlanıyor.  Bugün yağmura ve hafif sise rağmen o kadar güzeldin ki İstanbul, sana ne kadar baksam doymam. Bazı Kentlere  dişi ya da erkek olarak sınıflandırıyorlar. İstanbul ve Paris dişi grubuna girenler, sanırım insanların gönlünü çalan, aşkıyla serseme çevirdiklerinden:))

21 Ekim 2010 Perşembe

Keşke Gerçek Olsa, Sizi Tekrardan Görmek- Marc Levy

Geçen hafta pazar günü sonunda aradığım kitabı buldum. Aylar öncesinden şipariş verdiğim kitabı, pazar günü buldum. Belki de yayını bitmişti ve yeniden basmışlardı o konuda tam olarak bir şey söyleyemiyeceğim. Kitap iki  ciltten oluşan muhteşem ötesi bir kitap. İkinci kitap ise hemen hemen her yerde bulunuyor, birincisini bulmak zor:) İlk kitabı pazar akşamı, ikinci kitabı ise pazartesi günü bitirdim

Kitabın yazarı Marc Levy, Fransız edebiyatının güçlü kalemlerinden birisi. Kitapları aylarca Fransa'da liste başı kalmakta. Kitaplarında genellikle fantastik demek ne kadar doğru olur ama gerçeküstü olaylara yer vermeyi seviyor. Bu yıl kitaplarına okumaya başladım ve İlk kitabı "Birbirimize söylemediğimiz Onca şey" adlı kitaptı. Çok güzel bir kitaptı. Marc Levy gerçekten kelimelerin büyüsünü yakalamış bir yazar. Kelimelerle öyle güzel oynuyor ve arasına duygu yogunlugu muhteşem bir şekilde ekliyor ki siz kitaplarını okumaya doyamıyorsunuz. Her kitabında mutlaka bir aşk konusu var ve bu aşkı kitaplarında öyle güzel işliyor ve öyle cümlelerle anlatıyor ki, siz okurken mest oluyorsunuz. Aşk'a bakış açınız değişiyor. 

Kitabın konusunda gelince ilk kitap; Lauren adlı bir stajer doktorun Arthur adlı mimarla yollarının kesişmesiyle başlıyor, fakat bu kesişme sıradan bir kesişmeden çok uzak, çünkü kız Arthur'un karşısına Ruhen çıkıyor, Bedenen değil. Arthur bu duruma anlam veremezken ve hatta bir ara kendisinin delirdiğini hissedecekken olayları kavramaya başlıyor. Çünkü Lauren'ı Arthur'dan başka gören ve dokunabilen kimse yok. Bir zaman sonra ikisi birbirine deli gibi aşık oluyorlar, fakat her güzel şey gibi bunun da sonu geliyor. Ama nasıl geldiğini ve neden geldiğini söylemiyorum:)
 İkinci kitapta ise Lauren, Arthur'u tanımaz, ama Arthur Lauren'ın hayatı için ondan uzaklaşma kararı alır. Gerçekten seven, sevdiğinin mutluluğu ve saglığı için ondan uzaklaşır mantığı ile uzaklara gider. Fakat Lauren'ı bir türlü unutamaz ve hayatına kimseyi sokamaz. Lauren ise hayatına yeni biri girmiştir. İşine geri dönmüştür. Arthur'a dair hiçbir şeyi hatırlamamaktadır. Fakat kitabın arkasında yazan yazı gibi;  "Geride kalan kalbinizse mutlaka geri dönersiniz." Hayat onların yollarını tekrardan kesiştirir ve tam tersi bir şekilde olaylar gelişmeye başlar:) Bu iki kitabı mutlaka okuyun. Güzel bir aşka tanıklık etmenin yanı sıra, moralinizi yükselten, içinizde güzel duygular uyandıran güzel hoş bir kitap:)) İyi okumalar

Sevgiler
Bellanomisma

15 Ekim 2010 Cuma

Erasmus konusu gündemde:)

Çok yakın bir dostum Erasmus programıyla Bulgaristan'a gitti. Altı ay boyunca orada öğrenim görecek. Bana geçenlerde Neden Erasmus'u denemiyorsun diye soru sordu. Sorunun da ötesinde baskı yaptı. Mimar Sinan'da okuduğum sırada Erasmus programı yoktu. Marmara'da ise Erasmus programı çok akıcı bir şekilde işliyor. Avrupa'nın birçok Üniversitesiyle anlaşmaları var. Tabiki ben Eskiçağ Tarihi Bölümü olan Üniversiteleri tercih etmem gerekiyor. Bende açtım Marmara'nın Erasmus programını, başladım araştırmaya, üç tane üniversite belirledim kendime. Charles Universitesi, Bologna Universitesi ve Stockholm Universitesi. Yani, Prag, Güney İtalya ve İsveç. Gönlüm direk İtalya'dan yana. Tarihi, yemekleri, şarapları, Peynirleri ve daha aklıma gelmeyen birçok özelliği yüzünden gönlüm İtalya'dan yana. Bunun dışında İtalya ile anlaşmalı 4 Üniversite daha var. Benim Bologna'yı istememin nedeni, derslerin çok güzel olması. İki arkadaş gitmeyi planlıyoruz şimdilik.:)) Bir arkadaşımın da gelmesini çok istiyorum ama onun minik bir bebeği var. Gelirse o bebişiyle gelecek. Ama onun gelecekle ilgili, yine yurt dışıyla ilgili daha değişik planları var. 

Konuyu ilk aileme açtım. Ailem ilk başta doğal olarak soru yağmuruna tuttular ama sonra geleceğime katkı sağlayacağı için onayı verdiler. Yani diretmediler:) Geriye danışmam gereken mesleki büyüklerim kalıyordu. Onlardan da hiç ummadığım kadar ilgi ve destek gördüm. Şaşırmamın nedeni, bu yıl kaynak taramasıyla geçecek ve seneye adam akıllı bir şeyler çıkartamaya başlayacağız. Bu altı aylık sürecin tezimi olumsuz etkilemesini açıkcası istemiyorum. Ama onlar ne olursa olsun, Yurt dışına çıkmamı ve bu tecrübeyi yaşamamı söylediler. Buradan destekleyen herkese çok tesekkür ediyorum.

Asıl önemli konu ise İngilizce sınavı. Not ortamam tutuyor hatta geçiyor bile:) ama dil tabiki büyük bir sorun. Sınava kadar ingilizceyi yogun bir program ayarlayarak çalışacağım. Bu konuda da arkadaşlarım ve aile dostlarımdan yardımlar alacağım. Sanırım herkes bu işin olması için hem fikir. Umarım bu sınavı geçebilirim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum:)

13 Ekim 2010 Çarşamba

istanbul kitap fuari 2010

http://www.istanbulkitapfuari.com/  linkten fuarın etkinlik programına ulaşabilirsiniz sevgiler.

Muz Sesleri-Ece Temelkuran

Muz Sesleri'ni uzun zamandır okumak aklımdaydı ama bir türlü fırsatım olmuyordu. En sonunda Kitap Klubu için Agustos ayında okuduk. Agustos ayı için buluştugumuzda çok fazla konuşamadığımızdan, bir dahaki aya bıraktık. Geçen yaptıgımız görüşmemizde ise çok fazla konuşamasakta kitapla ilgili çok olumlu eleştirilerde bulunmadık. Kitabı açıkcası beğenmedim. Olay örgüsü çok kopuktu, duygu geçişleri sıradandı ve kitabın genelinde yazarın öfkesi hakimdi. Yazar sanki bütün duygu ve düşüncelerini hepsini toplamış bu kitabın içine yerleştirmişti. Fakat kitabın temelini bence iyi atamamış. Kitabın konusuna gelince; Kitabın konusu güzeldi. Yazar bize Ortadoğudan Lübnan'dan sesleniyor, oranın halkının yaşadıklarını, kanıksadıkları olayları bize onların gözünden aktarmaya çalışıyor. Kitabın başı ise İngiltere ile başlıyor. Oxford terbiyesini eleştirel bir gözle yansıtan yazar, trajikomik bir şekilde bize bölümler sunuyor. Kitapta en sevdiğim karakter Filipina oldu. Deniz'i de sevmiştim başlarda ama kitabın ikinci bölümünde Deniz'e fazla ısınamadım. Birinci bölümde ne kadar sakin ve sessiz bir haldeyken, ikinci bölümde asi ve hoyrat gördüm. Tabi bu benim kendi düşüncem. Kitapta Lübnan'ın tarihine de yer vermekte. Aslında Ortadoğu ile ilgili ne okusam içim hep tuhaf oluyor. Acıklı sahneler ve biz bu sahnelerde üzülürken, orada yaşayan halkın bunu kanıksaması ve hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi yollarına devam etmeleri. Kitap sanırım yazarın ilk romanı. Belki de bu nedenle bazı şeyler hep eksik kalmış.  Kitabı merak edenler için gerçekten merak edilecek kadar guzel bir roman değil. Sevgiler

5 Ekim 2010 Salı

Prenses ve Kurbağa

Çoçukluğumuzda en sevdiğimiz şey sanırım Çizgi Film izlemekti. Eskiden şimdiki gibi Çizgi Film kanalları yoktu. Genellikle sabahın erken saatlerinde olurdu ki biz o zaman okulda olurduk. O yüzden tüm çocukluğum haftasonları sabahın köründe kalkıp, çizgi film izlemekle geçti. Halen çizgi film fanatiğim, bu özelliğimden gurur duyuyorum:) İçimdeki çocuğu öldürmeye de hiç niyetim yok:) Günümüzdeki çizgi filmlerin hepsini izlerim. Sinemaya gelen animasyon olsun, üç boyutlu olsun, koşa koşa gidip izlerim. Sanırım hayal gücümün her daim aktif olması beni mutlu ediyor:) Eğer evdeysem çizgi film izleyeceksem, akşam seyretmeyi daha çok seviyorum. Belki çocukluğumda erken kalkmalarıma inat mı bilmiyorum, daha hoşuma gidiyor. Geçtiğimiz aylarda Prenses ve Kurbağa adlı çizgi filmi izledim. Artık eski gibi çizgi film yapmıyorlar, genelde animasyon tarzında yapıyorlar. Onları da seviyorum ama bu eski model çizgi filmler çocukluğumu hatırlattığından mı bilinmez daha çok seviyorum. İlk başta fragmanını izleyip daha sonra filmini izlediğim bu çizgi filmden çok eğlendim. Fakir bir kız olan Tiana, babasına verdiği sözü tutmak adına gece gündüz demeden çalışmakta ve istediği restorantı açmak için para biriktirmektedir. Yakın arkadaşının davetiyle bir baloya davet edilir. Baloda çörek satıp para kazanırken, bir kaza sonucu sattığı tezgah mahvolur ve arkadaşı onu sakinleştirmek için bir kıyafetini giymesi için ona ödünç verir. Verdiği kıyafet prenses kıyafetidir. Daha sonra Balkonun önünde bir kurbağa görür. Kurbağayı öper ve sonrasında ne mi olur? Onu söylersem sanırım bir anlamda sonunu söylemiş olurum. Güzel Walt Disney harikası, çocukluğumda Aslan Kıral, Pocahantas, Deniz Kızı Marmaid , Güzel ve Çirkin'den ne kadar haz aldıysam, bu çizgi filmden de o kadar haz aldım. Ayrıca çizgi film içinde geçen jaz müzikleri de çok guzeldi. Şimdiden iyi seyirler

Kingdom of Heaven- Cennetin Krallığı



Bugün sabahtan Osmanlıca kursum vardı, ama ben dünden çok yorgun olduğum için gidemedim. Bir güzel uyudum. Zaten ilk günüydü, bir şey yaptıklarını düşünmüyorum. Kalktığımda ne zamandır aklımda olan bir filmi bilgisayara koyup izledim. Cennetin Krallığını tarihçi ve arkeolog olan arkadaşlarım izlemişler ve hayran kalmışlar, hatta bir arkadaşım izlemem için bana dvd vermişti ama ben o zamanlar vakit darlığından izleyemedim ve geri verdim. Başucuma bitki çayımı, mandalinamı ve suyumu aldım. Yerimden kalkmamak için cep ve ev telefonunu da yanıma koydum. Filmi çok beğendim, izleyenlerin anlattığı kadar varmış. İki saat ne çabuk geçti anlamadım. Ridley Scott yine iyi iş çıkarmış diyorum. Filmin konusu Haçlı Seferleri ve Kudüs. Ortaokul ve Lise Tarih kitaplarında Kutsal Haçlı birliği ve Haçlı Seferlerini ne kadar çok okumuştuk.  Bu filmde bunun üzerine kurulıu ilk başta Tanrı adına kurulan bu birlikler, kutsal topraklara gidip orada yıllarca kaldıktan sonra, işin Tanrısallık boyutunu bırakıp, direk toprak, şan ve şöhret sevdasına kapılmışlardır. Antik Dönemden beri kutsal sayılan ve sürekli ele geçirilmeye ugraşılan Kudus için ne kadar çok kan döküldü kim bilir. Romalılar, Hristiyanlar, Yahudiler, Araplar birbirinden farklı dinlere ve ırklara mensup bu topluluklar Kudus için mücadele etmişler. Çünkü orası Cennetin Krallığı olarak bilinmekte. Filmde Selahiddin Eyyubi ile Hristiyanların Kudus mücadelesi anlatılmaktadır. Film gerçekten çok güzel. Ben açıkcası çok beğendim. Hem kurgu hem de görsellik açısından gayet güzeldi. Kaçırmayın izleyin derim. Şimdiden iyi seyirler

2 Ekim 2010 Cumartesi

Legend Of The Seeker- Arayıcı'nın Efsanesi

Merhabalar, Son iki haftadır bir diziye merak salmış durumdayım. Bu diziyi ilk önce Dizimax'da keşfettim. Benim izlediğim bölüm ikinci sezona aitti. Bende netten dizinin ilk sezonundan itibaren izlemeye başladım. İzledikçe bilgisayarın önünden kalkamaz hale geldim. Elimde bitki çayım, yastıklarım arkamda, polar battaniyeme sarınmış bir şekilde iki haftada iki sezonu bitirdim. Her sezonda 22 bölüm yer alıyor. Dizinin son bölümünü ise bugün bitirdim.  Diziyle ilgili söyleyebileceğim tek  kötü   şey dizinin sadece 2 sezondan ibaret olması, Keşke üçüncü sezonu çekseler. Ben bunu duyduğum sırada 1. sezonun ortasına gelmiştim ve diziyi yarım bırakmak istemedim. İyiki de bırakmamışım.  Dizinin konusuna gelince, fantastik bir dizi olması itibariyle, karşısına her türlü askiyon çıkması muhtemel. :) İyilerle kötüler arasında yaşanan savaşta dengeyi Arayıcı sağlamakta ve bunu yüzyıllardır yapmaktadır. Arayıcı, kötülerle savaşırken yanında, insanları tek bir dokunuşuyla etkisi altına alıp, onları kendine köle yapan, ve her şeyi itiraf etmelerini sağlayan Confessor ve Büyücü yer almaktadır. Bir Arayıcı öldüğü zaman, yeni Arayıcıyı Büyücü belirlemektedir. Arayıcı olabilme özelliği ise cesur, iyi yürekli, merhametli olması gibi özellikler taşımaktadır. Dizide izlediğimiz Arayıcı ise bu özellikleri fazlasıyla taşımakta, bir de üstüne üstlük feci şekilde yakışıklı da:))Bu kahraman acımasız Lord Rahl ile Mord stih'lere karşı mücadele vermektedirler. Mord stih'ler kadın savaşçılar ve Lord Rahl'a hizmet etmektedirler. Ellerinde tutmuş oldukları sopalar, herhangi bir insana değdiği anda acı etkisi yaratmaktadır. Mord stih'ler küçüklüklerinden beri acıya dayanıklı olduklarından, sopaya bağışıklık kazanmışlardır. Çok güçlü olan Mord stih'lerin diğer ilginç yanı ise yaşam nefeslerine sahip olmalarıdır. Ölen insanı, nefesleriyle tekrardan hayata döndürebilmektedirler. Mord stih'leri en çok korkutan ise Confessor'un ufak bir dokunuşu, çünkü onun bir dokunuşu, Mord stih'lerin acı çekip ölmelerine yol açmaktadır. Birinci ve İkinci Sezonda süprizlerle dolu, izlerken nefesinizi tutup izliyorsunuz. Ben onu izlerken, başka hiçbir şeyle muhattap olmuyordum. Çalan telefon, msnden gelen titreşim, herhangi bir şeye cevap vermiyordum. İki sezonlukta olsa izlenmeye değer. Belki ilerde yeni bölümleri çekilir kim bilir:)

26 Eylül 2010 Pazar

Ars Longa, Vita Brevis (Sanat Uzun, Hayat Kısa) Livaneli



Merhabalar, dün size yeni aldığım yeni kitaplardan bahsetmiştim. Bunlardan bir tanesi de Zülfü Livaneli'nin Sanat Uzun, Hayat Kısa adlı kitabı. Livaneli'nin hayata bakış açısı, Türkiye ile ilgili düşünceleri, günümüz gençliğinin durumu, okuduğu kitaplar, anekdotlar ve bunun gibi birçok şeyi içinde barındıran bir deneme kitabı. Kitabın ismini Latince yazdım. Çünkü Kitap ismini bu Latince özdeyişten alıyor. Geçen bir yıl dolu dolu Latince görsemde, ana dilim olmadığından ve konuşulan bir dil olmadığından Latince'yle aram çok fazla iyi değil. Ama yine de sözcüklerden bazı şeyleri anlayabiliyorum. Kitabı geçen hafta cumartesi aldım ve dün bitirdim. Bunun nedeni neredeyse kitabı hiç bitirmemek istemememden kaynaklanıyor. Her gün neredeyse 10 sayfa okudum. Kitabın dili o kadar sade, o kadar duru ki kitaba kendinizi kaptırırsanız bir günde bitebilecek potansiyele sahip. Halk şiirlerinde rastladığımız sadelik ve dilin akıcı olmasının benzeri, Livaneli'nin kitabında karşımıza çıkmaktadır. Kitabı okuyunca Yazar'ın ne kadar kültürlü ve dolu bir insan olduğunu anlıyorsunuz. Yazarların en çok bu tarzda yazmış oldukları Denemeleri seviyorum. İnsana ve hayata dair kendi düşüncelerini anlattıkları içi boş olmayan dolu kitapları.. Kitap aslında okuyucunun uyanışını sağlayan, silkeleyip kendisine gelmesini sağlayan bir kitap. İçinde bulunduğumuz toplumu, çevremizdekilerle ilişkilerimiz, Ana dilimizin başına gelenleri, gençlerin kitaba ve topluma bakış açıları, Teknolojinin getirmiş olduğu zararlar gibi birçok konuda doğru saptamaları tüm çıplaklığı ile ortaya koymakta. Kitapta edebiyat üzerine yoğun bir şekilde durulmuş. Edebiyat'ın hayatımıza kattıkları, edebiyat olmasaydı insanoğlunun durumunun nasıl olacağı ilgili düşüncelerde kitapta yer almaktadır. Mesela Yazar Bazı insanların, roman okunmasına karşı geldiğini söylemektedir. Karşı gelenler Roman yerine daha kalıcı, daha bilimsel şeylerin okunmasından yana olduklarını söylemektedir. Yazar bu önyargının ne kadar yanlış olduğunu kitabının birçok sayfasında dile getirmektedir. Roman'ın insan üzerindeki etkilerini ve insanın gelişmesine çok büyük katkılarda bulunduğunu dile getirmektedir. Dünyaca ünlü yazarlara da kitabında yer vererek onların zamanına ışık tutmaktadır. Bu kitabı herkese mutlaka okumasını tavsiye ediyorum. İnsanı çok etkiliyor. Bir dostum bu kitabı iki kez okudu.:)) Belki siz de onun gibi iki kez okuyabilirsiniz. Şimdiden iyi okumalar.

" Doğru olan her formül, içinde mutlaka estetik değer barındırır" Livaneli, s:141.

"2O. yüzyıl insanlık tarihi boyunca hatırlanacak bu toplu katliamdaki amaç kitleseldi. 21 . yüzyıl kitleselliğe değil, bireye vurgu yapan bir çağ oluyor" Livaneli, s: 165.

"20. yüzyıl ne kadar bir toplumsallaşma, kitleselleşme çağıysa, 21. yüzyıl da o kadar bireyselleşme yüzyılı". Livaneli, s:166.



25 Eylül 2010 Cumartesi

Yeni Kitaplar

Geçen Hafta Alkıma'a gittiğimde yine her zamanki gibi çılgınca olmasa da kafamda olan kitapları aldım. Uzun zamandır çok kitap almadım dersem de siz bana inanmayın. Netten siparişlerim ile Alkımdan aldığım kitap sayısı toplam 10 tane. Ama kaç aydır bu kadar yoğun kitap alışverişi yapmadım. Genelde evde biriken kitaplarımı bitirmeye çalışsam da araya yine yeni kitaplar sıkıştırmıştım. Sadece bu alışverişin diğerlerinden farkı bir ayda 1o tane kitabı aynı anda almamdı. Alkım'ın taksitli kartı sağolsun. Aslında kitap almaya gitmeden önce bir liste çıkarırım. Bu liste Kitap eklerinden okuduğum, beğendiğim kitaplardan oluşur. Radikal ve Cumhuriyet'in kitap eklerini asla kaçırmam. Yeni alışkanlığım ise blogları gezip kim ne okumuş, neyi tavsiye ediyorlar oluyor. Bu konuda size iki blog tavsiye edebilirim. Bir tanesi " Biraz öyle biraz şöyle" adlı blogla "Leylak Dalı" blog son zamanlarda sıklıkla uğradığım yerler.:) Bu blogları blog listemden de ulaşabilirsiniz. Alkıma bu sefer gidişimde ilk önce Parfümün Dansını aldım. Bunun yanı sıra yine aynı yazarın bir kitabını da daha aldım. Herkesin bana tavsiye ettiği ve okumakta biraz geç kaldığım bir kitap olan Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk kitabını aldım. Yabancı yazarlardan oluşan kitaplarıma Türk Yazarlarından bir tane almak istedim. Zülfü Livaneli'nin Sanat Uzun, Hayat Kısa adlı kitabını aldım. Bu kitabı bitirdim, onu ayrıca bloguma yazacağım. Açlık Oyunlarının iki kitabını aldım. Netten siparişlerim arasında ise Hanefi Avcı'nın kitabı, Muz sesleri, Zafer Köse'nin Sarsılmak adlı romanı ile Muz sesleri adlı kitabı aldım. Son kitapta Eat Pray Love adlı chic-lit türündeki kitabın ikincisi. Bu kitabı bana halam hediye etti. Ona da buradan tekrardan tesekkür ederim. Evdeki kitapları nasıl bitireceğim diye düşünürken yeni kitaplar aldım. Kitap konusunda inanılmaz bir doyumsuzluğum var. Hayata karşı doyumsuz olmasam da kitap konusunda itiraf ediyorum evet doyumsuzum:))) Bu sene Mastarımın tez aşamasındayım yani yoğun bir dönem beni bekliyor. Artık otobuslerde, vapurda bitirmeyi planlıyorum. Okuduklarımın hepsini sizinle paylaşacağım. Sevgiler:)

Big Fish- Büyük Balık



Tim Burton filmlerini çok severim. Genelde filmlerinde gotik karakterlere rastlamanız mümkün. Size Tim Burton'ın en sevdiğim filmlerinden biri olan Big Fish adlı filmi önermek istiyorum. Tim Burton filmlerini izleyenler bilir. Filmlerinin konuları farklı olsa da film başladığında kesinlikle bu Tim Burton filmi dersiniz. Film eleştirmenleri, film için ” Modern bir Oz Büyücüsü Masalı” yorumunu yapmışlardır. Filmin konusu ise; Edward Bloom adında bir adamın hayat hikayesini anlatmaktadır. Edward Bloom ‘un son zamanlarıyla başlayan film, yaşlı adamın etrafındakilere gençlik dönemini ve yaşadıklarını masalsı bir tatla anlatmasıyla, o yıllara dönülmekte ve görsel bir şölen başlamaktadır. Çünkü Edward Bloom yaşadığı her şeyi abartarak ve olduğundan çok daha renkli anlatmaktadır. Bu durum oğlu William’ı sıkmakta ve babasını bir türlü anlamamaktadır. Edward Bloom kendini nehirde yaşayan ve bir türlü yakalanamayn Büyük bir balık olarak görmektedir. Öldükten sonra nehirde balık olacağını ve hayatını bu şekilde devam edeceğini düşünmektedir. Yıllar boyu anlatmış olduğu hikayelerden sıkılan oğlu, anlatmış olduğu her şeyin onun hayal ürünü olduğunu düşünmektedir. Taa ki babası ölüm döşeğine düşünceye kadar. İçinde felsefe ve hayata dair mesajlar bulunan bu filmi herkese tavsiye ediyorum.

“Nehirde büyük bir balık olabilirsiniz, fakat denizde küçük bir balıksınızdır”.

Yahşi Batı



Merhabalar, Bundan birkaç ay önce bir pazar gecesi ailece “yahşi batı” adlı filmi izledik. Filmi izlerken bir ara gülmekten nefes alamadığımızı belirtmek isterim. Filmde argo espiriler olmasının yanında, zekice işlenmiş esprilerde vardı. Birçok tanıdığım bu filmle ilgili değişik yorumlarda bulunmuşlardı. Bazıları filmi överken, bazıları çok sıradan olduğunu söylediler. Açıkcası bende bu nedenden dolayı filmi bu kadar geç izledim. Gülmekten keyif alanlar için bu filmi izlemenizi öneririm.

Film Lemi Bey ile Aziz Bey’in Amerika’ya Osmanlı padişahının hediyesini götürmesiyle başlar. Yolda başlarına bir dizi felaket gelen bu iki elçinin, Amerikan başkanına verilecek olan elmas hediyeyi eşkiyalara kaptırmalarının ardından, elması geri almanın yollarını alırlar. Amerikan rüyası üzerine yapılan ince espriler açısından izlenmeye değer. Kola’nın bile Türkler tarafından ilk kez bulunduğunu, Amerikalılar’ın bizden çaldıklarını bile iddia eden bu iki Bey, kılıktan kılığa girerek, yaşadıkları maceralarla izleyici güldürmekten bir hal alırlar. Cem Yılmaz’ın oyunculuğunun yanı sıra Demet Evgar’ın oyunculuğu da her zamanki gibi muhteşem. İyi Seyirler.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Elif Şafak, Zülfü Livaneli ve Hümanistlik üzerine

Bu yazımda iki değerli yazara yer vermek istiyorum. Blogumu takip eden ve beni yakından tanıyanlar, Elif Şafakla olan ruh bağımı bilirler. O yazsın ben okuyayım, o konuşsun ben gözlerim kapalı onu dinleyeyim. Benim için değerli ve birçok konuda ufkumu açan, değiştiren, geliştiren bir yazar daha olmuştur. Bu değerli yazarımızda Zülfü Livaneli'dir. İkisini aynı platforma koymanın nedeni hem benim için ikisinin özel bir yeri olması hem de Hümanist deyince benim aklıma Elif Şafak ve Zülfü Livaneli'nin gelmesidir. Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi? Elif Şafak ya da Zülfü Livaneli herhangi bir konuda fikirlerini beyan ederlerken izlediniz mi? Ya da yazılarını okuma fırsatınız oldu mu? Her iki yazar da konuştukları ve yazdıkları zaman, kendilerini ifade özgürlükleri, karşı tarafın sınırlarına girmeden, incitmeden ve saygı göstererek belirtmişlerdir. Benim için bana çok ters gelen bir şeyi ikisinden biri bana güzelce anlatsın, inanın ilk başta kafamda soru işareti yanar, sonra düşünme pınarlarım devreye girer ve daha sonra bunları süzgeçten geçiririm ve onların haklı olduğu kanısına varırım. Bilmiyorum sizi gerçekten bu kadar etkileyen, geliştiren ve değiştiren yazarlarınız oldu mu? Benim oldu. Aslında onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Kitaplarında yapmış oldukları insan tahlilleri, köşe yazılarında yazmış oldukları güncel sorunlar bunlar aslında benim düşünce dünyamı sürekli geliştiren ve besleyen ırmaklar gibi.. Her iki yazarda da gördüğüm diğer bir güzel özellik ise yüzlerindeki pozitif enerjiyi yansıtmanın yanı sıra mütavizi tavırlarıyla insanları etkilemeleridir. Yazar genelde egoları olan insanlardır. Ama ben iki yazarda da bunu görmedim. Egolarını çöpe atmışlar. lar Sadece okumakla beslenerek, yazmakla kitlelere seslenerek düşüncelerini dile getirmişlerdir. En sevdiğim özellikleri ise, hiçkimseyi ötekileştirmemeleri. Bu aslında Türkiye'de çok büyük bir sorun. Herkesi ötekileştiriyoruz. İstiyoruz ki o da bizim gibi olsun. Bizim gibi düşünsün. Aslında sadece imkansızı istiyoruz. Hepimiz farklı renklerden oluşuyoruz. Birbirimizi farklılıklarımızla sevsek aslında ortaya çok güzel bir gökkuşağı çıkacak. Karşımızdakini tanımayı denesek ve en önemlisi karşımızdakini dinlemeyi başarabilsek, aslında bütün sorunlar çözülebilecek. Çünkü artık insanlar birbirini dinlemiyor. Sadece ön yargıyla yaklaşıp bir çırpıda karşısındakini silebiliyor. Bu iki yazarı sevmenin nedeni ise, kimseyi ötekileştirmemeleri ve her kesime hitap etmeleri, kitlelere ulaşabilmeleri, bunun yolu da sanırım Hümanist olmaktan geçiyor. Hümanist düşünen herkese buradan selam olsun:)

10 Eylül 2010 Cuma

Letters To Juliet

Son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri. Bu nedenle bu filmi hemen bloguma yazmaya karar verdim. Filmin baş kahramanı New york'ta yaşayan bir yazardır. kendisi aynı zamanda nişanlıdır. Sophie, nişanlısıyla evlenmeden önce ön balayı yapmak için Verona'ya gitmeye karar verir. Verona herkesin bildiği gibi, Romeo ile Juliet'nin kentidir. Aşkın kentidir. Verona'ya geldiklerinde Sophie ve nişanlısı birlikte zaman geçirmeye fırsat bulamazlar. Bunun nedeni, nişanlısının New york'ta bir İtalyan Restaurantı açacak olması ve bu nedenle sürekli İtalya'nın birçok şehrini gezerek, açacağı yer için hazırlıklar yapmasıdır.

Sophie bir gün Verona sokaklarında dolanırken, Juliet'nin evinin önünden geçer. Kalbi kırık, çaresiz, hasta ve bunun gibi birçok sorunu olan kadınlar, Juliet'e mektup yazar ve Juliet'in sekreterleri yazılan bu mektuplara cevap yazarlar. Sophie bundan çok etkilenir ve mektupları toplamalarına yardım ederken birden bir taş düşer ve onun arkasından tam 50 yıl önce yazılmış bir mektubu bulur. Sophie bu mektuba cevap vermeye karar verir. Mektup sahibine ulaşır ve Verona'ya gelir. Hikaye asıl bundan sonra başlamaktadır. Ben izlerken çok keyif aldım. Aşk her yerde, her yaşta aşk. İyi seyirler.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kitap Toplantısı:)

Ben ve çevremdeki yakın arkadaşlarım kitap okumayı çok sevdiğimizden, "Kitap ve Sanat Sevdalıları" adı altında bir grup kurduk. Şubat Ayından bu yana her ay bir kitap okuduk. Sonra kitapları tartışmak üzere bir araya geldik. Her buluşmada gruptaki kişiler, kitap ile olan duygularını ve düşüncelerini anlattı. Kendini hangi karaktere daha yakın hissediyorsa onu belirtti. En son buluşmamızı Nisan ayında yaptık. Nisan ayından sonra sınavlar, iş, koşuşturma derken Kepengleri indirdik ve yaz sezonu için iki kitap önerdik ve yazın onları okuduk. Eylül buluşmamızda yani dün akşam Tarçın Kokulu Kız ve birazda Muz Seslerini konuştuk. Tarçın Kokulu Kız'ı okurken, Gabriela ile ilgili fikirlerimi değiştirdim. Çünkü Arkadaşlarım benim bakmadığım bir pencerecen kızı tahlil ettiler ve bende onlara hak verdim. Ama yine de Malvina karakteri benim için çok özel:)) Dün akşam bir değişiklik yaptık ve Yeşim arkadaşımızın evinde toplandık. Genelde dışarda görüşmelerimiz yapardık. Bu sefer bir değişiklik oldu ve Yeşim arkadaşımız bizi evinde agırlamak istedi. Biz beş bayan tadına doyulmaz bir gece geçirdik. Bol sohbetli, bol yemekli ve bol kahkalı bir gece oldu:)) Bir dahaki görüşmemiz Ekimde olacak buluşmamızda "Yokyer" adlı kitabı okuyacağız:)

29 Ağustos 2010 Pazar

Eat, Pray, Love- Ye, Dua Et, Sev


Yazarın kendi yaşadıklarını anlattığı kitapta, bazı karakterlerin isimlerinin değişmesinin dışında kendi yaşamış olduğu öykülerden oluşmaktadır. İtalya, Hindistan ve Endonezya üçgeninde geçen kitap, buraları tanımamıza da olanak sağlıyor. Yazarın mekanları tasvir edişine, gitmiş olduğu yerlerin kültürünü yoğun olarak anlatması çok hoşuma gitti. İlerde bir gün, Güneydoğu Asya ülkelerine yolculuk yapmak istesem sanırım ilk durağım Endonezya olacak, tabi tsunami ve depremleri göz ardı edebilirsem:))

Kitabı geçen hafta aldım, fakat bugün bitirebildim. Çünkü geçen hafta çok yoğundum. Kitabın yeni kapaklı olanından aldım. Yeni kapakta Julia Roberts ve Javier Bardem'in fotosu var. Çünkü bu kitabın filmi de çekildi ve bu ay Amerika'da gösterime girdi. Bizde ise Ekim ayında vizyona gelecek. Kitabın fragmanını da izledim, çok beğendim.

Kitabın konusuna gelince; New york'ta yaşayan evli bir kadının, hayatında bazı şeylerin istediği gibi gitmemesinden ve bazı şeylerin tam olmamasından ve istediği hayatın bu olmadığından sikayet ederek, yaşamını değiştirmeye karar vermesiyle başlar. Eşinden boşanır, bu arada kendine bir sevgili bulur ve boşanma yüzünden elinde ne var ne yok kaybeder. Büyük bir bunalımdan kurtulmak için yolculuga çıkmaya karar verir. İlk durak İtalya'dır. Çünkü İtalyanca öğrenmek istemektedir. 3 ay burada kalır, İtalyan kültürüne alışır, yemeklerine bayılır ve tabi sonuç olarak kilo alır. İkinci durak Hindistan'dır. Aşram'a gider ve orada meditasyon nasıl yapılır onu öğrenir. Gurunun yardımıyla kendi iç dünyasına doğru yolculuk yapar ve ruhunu nasıl dinlendirebileceğini ve iç dünyasını keşfetmeyi öğrenir. Burada da 4 ay kalır. Sonraki durak Endonezya'dır. Bundan tam bir yıl önce buraya bir iş için geldiğinde kendisinin el falına bakan Şifacının dedikleri şimdiye kadar çıktığından, tekrardan şifacıyı görmeye gider. Onu bulur ve arkadaş olur. Endonezya'da hayatının aşkını bulur. Ve Hindistan'da arındırdığı ruhunu, Endonezya'da aşka bırakır:) Kitabı okurken çok eğlendim. Size de tavsiye ederim. Sevgiler

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Just Like Heaven- Cennet gibi

Fransız Yazar Marc Levy bu yıl favori yazarım oldu. Birbirimize söylemediğimiz onca şey adlı kitabıyla başlayan okuma serüvenim, Neredesin adlı kitabıyla devam etti. Marcy Levy'nin en çok okumak istediğim kitabı ise Keşke Gerçek Olsa ile bu kitabın devamı olan Sizi Tekrar Görmek adlı iki kitap benim favorilerim arasında yer almaktadır. Cumartesi akşamı evde boş boş oturmaktansa film izlemeyi tercih ettim. 2005 yapımı Cennet Gibi adlı filmi izlemeye karar verdim. Filmi izlerken Marc Levy'nin kitabına ne kadar benziyor dedim. Kitabı okumadım ama kitabın arka kapağındaki özetini ve kitapla çıkan yorumları okudum. Film bittiğinde merakla yönetmenine ve senaryosuna bakarken evettt:(( doğru tahmin kitap Marc Levy'nin kitabından esinlenilmiş:( Bende artık direk ikinci kitaptan başlarım. Belki de ilk kitabı da okurum. Kitabı okumadığım için, şurası olmamış, ben olsam böyle çekmezdim diyemiyorum.

Film, Bekar, yoğun bir iş temposuna kendi kaptırmış Doktor Elizabeth ile başlar. David ise yalnızları oynayan ve bunalımlı bir karakterdir. Elizabeth ile yolları, Elizabeth'nin dairesini kiralaması ve bir gece Elizabeth'i karşısında görmesiyle başlar. Elizabeth, David'i Hırsız, David Elizabeth'i ruh hastası sanır. Trajikomik bir film olan Cennet Gibi, güzel kurgusuyla izleyici ekrana bağlıyor. Duygusal, komik hafif mistik bir konusu olan Cennet gibi izlenmeye değer diyorum. Fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Filmin sihrini bozulmasın:)

27 Ağustos 2010 Cuma

Kate&Leopold- Büyülü Çift


Dün Televizyonda, belki dört kez izlediğim Kate&Leopold filmini bir kere daha izledim. Bu filmi her izlediğimde filmin hiç bitmemesini isterim. :))Genellikle 18 ve 19 yüzyılı anlatan filmlere karşı büyük bir zaafım var. Bu film 21 yüzyıl ile 19 Yüzyıl arasında gidip gelen muhteşem bir film. Kate günümüzden bir karakter, Leopold ise 19 yüzyıldan gelen bir Dük:) aynı zamanda asansörü icat eden mucit. Bu iki farklı yüzyılda yaşayan kişi bir araya gelirse ne olur? Leopold ne kadar kurallara düşkün, asil, kadınlara karşı inanılmaz kibarsa, Kate ise hayatı rahat yaşamayı seven, kurallardan hoşlanmayan bir karakterdir.

Film, Kate'nin üst komşusu aynı zamanda eski sevgilisinin zamanda bir kapı bulup 19 yüzyıl New york'una gitmesiyle başlar. Leopold, farklı bir yüzyıldan gelen bu adamı fark eder ve onu takip eder. Takip etmesi sonucu ikisi kendini günümüz New York'unda bulur:) Film asıl bundan sonra başlar. Birbirleriyle vakit geçirmeye başlayan çift birbirine aşık olurlar. Fakat sorun hangisinin hangi yüzyılda yaşamaya karar verecek olmasıdır. Film, günümüzde eşi benzeri olmayan bir aşk hikayesi:) İyi seyirler

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Oya Baydar ve Kitapları


Oya Baydar ismi aklıma geldiğinde 70'li ve 80'li yılların tarihsel panoraması aklıma gelmektedir. 80'li yılların başında doğanlar olarak, yakın geçmişimizi uzun yıllar öğrenemedik. Özellikle benim ailemde siyaset konuşulmaz, kimse kimseye hangi tarafta olduğunu sormazdı . Halen bizim ailede siyaset konuşulmuyor ya o ayrı bir konudur. Ama sorduğum sorulara mantıklı cevapları her zaman olmuştur. Asla beni bir çölün ortasında susuz bırakmadılar. Ailemin bu davranışları benim hayatımda iyi ve kötü etkileri de oldu tabi. Kötü tarafı, yakın tarihimizi çok geç öğrenmiş olmamdı. İyi tarafı ise her şeye tarafsız gözle bakmamı sağladı Yani sıkıştırılmış bir zihniyetle yönüm belirtilmedi. O yönü ben kendim buldum. Bu yüzden ailemin yapmış olduğunu şeyin ne kadar mantıklı olduğunu gördüm. Şu an kardeşimde aynı süreçten geçiyor ve ailem ona da aynı bana göstermiş oldukları hassasiyeti göstermekteler. Bende bu nedenden dolayı kendi doğrularımı kardeşime kabul ettirmemeye özen gösteriyorum.

Oya Baydar'ın kitaplarından çok şey öğrendim. Çünkü kitaplarının hepsinde sosyal bir olguya yer vermektedir. Kitabı bitirip kapattığınızda hem çok şey öğrenmiş olursunuz hem de olaylara başka bir pencereden bakmanızı sağlar. İlk okuduğum kitap Erguvan Kapısı'ydı. Bu kitabı çok sevdim. İçinde birçok şey anlatıyordu. Yakın geçmişimiz, tarihi mekanlar, ve en önemlisi toplumsal sorunlara parmak basıyordu. Bu kitabı bitirdikten hemen sonra Sıcak Külleri Kaldı adlı romanına başladım. Kitabın 3 sayfasında, bu kitabın aslında Erguvan Kapısı adlı kitabın ilk kitabı olduğunu gördüm. Karakterler aynıydı. Konu aynıydı. Sadece dönem farklıydı. İlk kitapta 70'li yıllar anlatılırken, ikinci kitapta 80'li yıllar ve günümüz anlatılmaktaydı. Erguvan Kapısını okurken, bazı yerlerdeki ayrıntılar, Sıcak Külleri Kaldı adlı kitapta gün ışığına çıkıyordu. Aslında ilk önce ikinci kitabı okumaktan memnunum, çünkü kitabı çok daha gizemli okumama neden oldu. Sıcak Külleri Kaldı kitabının ismini çok beğenmiştim. Bir aşktan geriye avuçlarınızda ne kalabilir Sıcak Küllerden başka... Tabi ki bu kitap sadece bir aşk romanı değil, idealleri uğruna can veren gençler, bir dönemin gençleri, aşkları ve toplumsal sorunları iç içe güzelce anlatılmaktadır.

Yazarın en çok sevdiğim kitabı ise Kayıp Söz'dür. Kayıp Söz aslında şu an içinde bulunduğumuz toplumun sorunlarını ele alıyor. Doğu- Batı ekseninde geçen kitapta, töre, cinayetler ve Kürt- Türk sorunlarını iç içe anlatmaktadır. Kitap gerçekten çok güzel kurgulanmış ve bir solukta okuma olanağı sağlamaktadır.

Kedi Mektupları ve Hiçbir yere dönüş adlı iki kitabı ise 70 ve 80 darbelerinde işkence görmüş, acı çekmiş insanlarını konu ediyor. Kedi Mektupları kitabının güzel tarafı, kediler üzerinden kitabın kurgu edilmiş olmasıdır. Arka planda ise kedilerin sahipleri olan yorgun insanlar ele alınmaktadır. Vatanlarından sürgün edilmiş, acı çekmiş insanların hayatlarına değinilmektedir. Hiçbir yere Dönüş kitabı da Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan süreçte, yine devrimcilerin yaşamış oldukları acılar anlatılmaktadır.

Oya Baydar'ın en son okuduğum kitabı ise Çöplüğün Generali adlı romanıydı. Bu kitap inanılmaz değişik geldi. Oya Baydar sanırım biraz tarzını değiştirdi. Bu kitabı okuduğumda çok farklı bir lezzet aldım. Bu kitabında günümüzdeki olaylara parmak basmaktadır. Çok güzel mesajlar içeren kitapta yine söylemeden edemeyeceğim, çok farklı bir tarz yakalamış olduğu kesindi. Türk kadın yazarları arasında çok farklı bir yeri olan Oya Baydar'ın hangi kitabıyla başlasam diyorsanız. Kayıp Söz ile başlayın, zaten onu okuduktan sonra, diğer kitaplarını elinizden düşüremeyeceksiniz. İyi Okumalar

17 Ağustos 2010 Salı

Marian Keyes- Senden Başka Yok

Bu aralar kitaplarla çok haşır neşir bir durumdayım. Hep belli başlı kitapları okumaktan biraz sıkıldım. Önümüzdeki hafta kitap klubümüzün Ağustos kitabı olan Muz seslerine başlayacağım. Bu arada araya eğlenceli Chic-lit tarzı bir şeyler okumak istedim. Chic-lit tarzındaki kitaplar arasında iki yazarı çok severim. Sophie Kinsella (Pasaklı Tanrıça, Alışverişkolik serisi) ve Marian Keyes ( Tarot ve Çikolata, Senden başka yok, Amma hoş adam) Bu yazarların kitapları hem eğlenceli, hem komik, hem dünyada son trendler hangileri onların kitaplarından öğrenebiliyorsunuz. Onların kitaplarını okurken kahkaha atmamanıza imkan yok. Çünkü gerçekten mizah anlayışları süper. Pasaklı Tanrıça inanılmaz güzel, mutlaka edinin ve okuyun. Ben o kadar parayı Chic-lit tarzı bir kitaba vermem diyorsanız, O zaman cep boyunu alabilirsiniz.

Marian Keyes'in bu kitabı 2 yıldır kitapçılarda gözüme çarpıyor. Hem normal hem de cep boyu olan kitap, kitapçılarda Pasaklı tanrıça ile yan yana koyuyorlar. Bu kitabı almaya bir türlü fırsatım olmadı. Hep bir bahanem oldu. Onun yerine başka kitaplar aldım. En sonunda tamam ben bunu kesin alıyorum dediğim bir zamanda yakın dostum Selmin Abla bana kitabı hediye etti. :) Nedeni ise aramızda kalsın:)

Kitap ilk başta güzel gidiyordu. Sonlara doğru biraz hızımı kaybettim, fazla duygusallaştı ve Chic-lit tarzı kitaplarda bu iç burkan detayları fazla sevmiyorum. Yer yer yine Marian Keyes'in mizah dolu sayfalarına kendinizi kaptırmamanız mümkün değil. Kitabı sevdiniz mi? diye soracak olursanız. Hayır çok beklentimi karşılamadı. Sophie Kinsella'nın Pasaklı Tanrıçası ve Marian Keyes'in Tarot ve Çikolata adlı kitabından çok daha keyif almıştım.

Kitabın konusu, Anna ile Adrian'ın tesadüf sonucu tanışmaları, aşık olmaları ve evlenmelerinin ardından kötü bir süpriz onları beklemektedir. Biraz kitapta P.S I love You kokusu aldım. O filme biraz benziyordu. Belki de film bu kitaptan etkilendi onu tam olarak bilmiyorum. Ama Anna'nın traji komik hikayesinin anlatıldığı kitapta gerçek aşk, sadakat ve özlem konularına değinmektedir. Bir pazar günü boş vaktiniz varsa, okuyabilirsiniz, ama size tavsiyem Pasaklı tanrıçayı alın okuyun. Daha çok eğleneceksiniz:))

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Haftasonunu evde geçirmek

Uzun bir aradan sonra bu yıl ilk defa yazı İstanbul'da geçirmekteyim. Bunun ne kadar yanlış bir karar olduğunu yaşayarak öğreniyorum. Yazları kazılarda geçirdiğim için, İstanbul'un sıcağını hiç yaşamazdım. Kazılarda da ise, "şimdi İstanbul'da olmak vardı, Starbucksta white mocha içmek, İstiklalde bir tur atmak, Asmalımescitte fesleğenli bir çay yudumlamak, alkıma gidip yeni çıkan kitapları incelemek vb" gibi hayallerim vardı. Fakart tek unuttuğum bunaltıcı sıcakların olmasıydı. Bu yaz bunların sadece birkaçını yapabildim. Çünkü bunaltıcı sıcaktan dolayı canım dışarı bile çıkmak istemedi. Bende evdeyken film izledim ve bol bol kitap okudum ve bu aktivitelerime devam etmekteyim. Bu aralar çok ağır kitaplar okudum, bunun dışında mesleki kitaplarıma göz attım. Biraz bunaldım. Her zamanki gibi kafamın dağılması için tek çözüm olan chic-lit tarzı bir kitap okumaktı. Bunun için iki adres var. Sophie Kinsella ve Marian Keyes. İkisinide çok seviyorum. Hem eğlenceli, hem son trendleri kitaplarında yakalamanız mümkün. Bende bu haftasonu evde boş boş oturunca uzun zamandır okumak istediğim Marian Keyes kitabını okumaya başladım. Kitap hem eğlenceli hem de biraz yürek burkucu, ama yine de iyi gidiyor. Kitap biter bitmez yorumlarımı yazacağım.

Sıcaklarla başa etmenin yollarını ararken birkaç öneri verebilirim. Limonlu naneli soğuk su için, hem ferahlatıyor ve hemde sağlıklı. Soda içmeyi sakın unutmayın. :) İyi tatiller.

13 Ağustos 2010 Cuma

İnci gibi Dişler- Zadie Smith




İnci gibi dişler kitabı bundan 10 yıl önce kitap raflarında yerini almış bir romandır. Piyasaya ilk çıktığı günlerde büyük bir çıkış yakalamış ve birçok ödülün sahibi olmuştur. Yurtdışında yılın en iyi yeni yazarı ve yılın en genç yeteneği gibi ödülleri alan yazar günümüzde de halen birçok kişi tarafından okunmaktadır. Bu kitap yazarın ilk kitabıdır ve yazarın başka kitabı bulunmamaktadır.

İnci gibi dişler kitabını kitabevinde gördüğümde fiyatı biraz tuzluydu. Geçenlerde annemle D&R gezerken kitabı indirimde gördüm ve 7.90 tl’ye aldım. Sizde eğer bu kitabı almak istiyorsanız, D&R’dan almanızı tavsiye ederim.

Kitap İngiltere’de üç aile arasında geçmektedir. Bu üç aile her anlamda birbirinden farklı. Biri Hint kökenlerini yanına alıp, İngiltere’de yaşayan ve ingiliz kültürü altında yok olmaktan korkan ve kendi kültürünü yaşamaya çalışan ve bunu çocuklarına aşılamaya çalışan İkbal ailesi . İkinci aile ise erkeğin İngiliz, zenci genlere sahip Jamaikalı bir kadından oluşan Jones ailesinin bu ülkede yaşam mücadelesi anlatılmaktadır. Üçüncü aile ise diğer iki aileden birçok konuda farklı olan Chalfen ailesi. Eşlerin ikiside akademik kariyer yapmış, zengin, çocuklarıyla mutlu mesut yaşayan ve etrafındaki kişilere yardım eden bir ailedir. Bu ailede kadın ingiliz, adam ise yahudi. Kitapta birbirinden bu kadar farklı üç aileyi konu alan kitapta, hristiyanlık, müslümanlık, yahudilik gibi farklı dinleri ele alırken, bu ailelerin dine bakış açıları bazen eleştirel, bazen de olması gerekenmiş gibi gösterilmektedir. Aileler dinlerini korumaya ve diğer dinin etkisinde kalmamaya özen göstermektedir. Özellikle İkbal ailesinin üyesi olan Samet, birçok şeyi günah sayarken, birçok yerde de nefsine yenik düşerek günaha girer. Kitap bu yönde de eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Dinde her şey yasak mıdır? Dinde baskı olmalı mı? Örneğin Jamaikalı Clara’nın annesi, İrie’nin büyük annesi Yehova Şahidi. Bu konuda kızı Clara’ya birçok konuda baskı uygulamakta ve kızını sürekli sıkıştırmaktadır. Clara en sonunda seçimini annesinden değil tam tersine çılgınca bir hayattan yana kullanır. Aynı şey Samet’in ikinci oğlu Millat’ta olduğu gibi. Dinde baskı olmaması gerektiğini vurgulayan kitapta, baskının sonuçlarını yazar karakterler üzerinde göstermeye çalışmıştır.

Kitap bunun dışında başka güzel mesajları içinde barındıran bir kitap. Bir kişi kendi doğup büyüdüğü kendi kültüründen uzaklarda bir başka ülkede yaşadığı zaman, oraya ne kadar uyum sağlar, karşı kültür onun kültürüne ne kadar saygı duyar ve onu benimseye çalışır. Kültürlerin başka ülkelerde yaşamış olduğu sıkıntıları kara bir mizah ile kitapta anlatılmaktadır. Jones’ların Kızı İrie’nin annesi tarafından almış olduğu zenci genleri yüzünden yaşamış olduğu sorunlar, İkbal ailesinin ikizlerinden biri olan Millat’ın kendi müslüman ve hint kültürü ile hristiyanlıkla, ingiliz kültürü arasında sıkışıp kalması ve özentiliğin bir yerden sonra alışkanlığa dönüşmesi ve diğer ailenin bir numaralı oğlu olan Joshua’nın arkadaş edinmede ki sıkıntıları ve uzun yıllar Hindistan'da yaşamış olan Macit'in ailesiyle yaşamış olduğu kültür sorunları da anlatılmaktadır. Bunun yanı sıra İngilizlerin, kendi kültürlerinden olmayan insanlara nasıl davrandıkları ve yapmış oldukları her şeyde bir nedenleri olduklarını ve karşı kültürlere nasıl tepeden baktıkları kitapta yer verilmiştir. Kitap ilk başında okuyunca insanı içine çekiyor ve özellikle sonlara doğru bir dalga gibi kıyıya vuruyor. Siz son bir gayretle sürüne sürüne denize ulaşmaya çabalayıp bu olayı bitirmek istiyorsunuz. Yine de güzel ve eğlenceli bir kitap. İyi okumalar


9 Ağustos 2010 Pazartesi

twilight saga- new moon, eclipse, breaking dawn- Stephenie Meyer

İki senedir edebiyat ve sinema dünyasında büyük yankı uyandıran Stephenie Meyer’in Twilight kitap serisini okuma maceram, bir kız arkadaşımın beni zorla New moon’a götürmesiyle başladı. Çok satanlar rafındaki kitapları okumayı sevmiyorum, tercihte etmiyorum. Bu huyum yüzünden bir çok güzel kitabı sonradan okumak zorunda kalmıştım. Ama, Bestseller olanları hemen hemen hiç okumuyorum. Twilight serisi Alkım’da, Remzi’de vb birçok kitapçıda gözüme çarpıyordu. Fakat Twilight’ın o kapak resmi ve çok satanlar listesinde olması, benim için liste dışı olması için yeterliydi. Bunun dışında birçok arkadaşım sürekli “Edward Cullen” ahhh ve bu benzeri kelimelerle karşıma geçip, sürekli ana karakterin nasıl bir kişilik olduğundan bahsediyorlardı ve bana ” kitabını okumuyorsun bari filmini izle ” diye baskı yapıyorlardı. Ben de inat ettim. Okumayacağım ve izlemeyeceğim. Kitabın konusunu öğrenmek bile istemiyordum. Çok mu büyük konuştum ne?:))

Geçtiğimiz Kasım ayında Twilight’ın ikinci filmi olan “New Moon” gösterime girdi. Ben tabi bunu bilmiyordum. Taa ki arkadaşım beni sabahın köründe arayıp, zorla sinemaya çağırana kadar. Ben halen Yeni ay filminin Twilight serisi oldugundan habersiz Capitol’e gidip biletleri alıncaya kadar. Çünkü arkadaşım Üsküdar’da oturmasına rağmen geç kaldığından, erken gelen ben olduğum için biletleri ben aldım veeee “Allahım bu kader olsa gerek kaçış yok” diyerekten biletleri aldım. Tabi her şeyden habersiz filmi izlemeye girdim. Tek bildiğim Edward’ın vampir, Bella’nın ise insan olmasıydı. Neyse biz filme girdik. Ben tabi vampir deyince aklıma gelen, kan içerler, sarımsak, puttan korkarlar, gece dolaşırlar, tabutta yaşarlar vb. kafamda var. Filmi izliyorum. “Nasıl yani? eee bunlar gündüz dışarı çıkıyorlar”,” Nasıl yani? insan kanı içmiyorlar” ” Yok artık birde güneşte parlıyorlar”. Sürekli arkadaşıma soru sormak zorunda kaldım. Hatta Uğur’un tabiriyle resmen ticky vampilerdi. Sonra Neslihan’a beni bu filme getirdiği ve Sevgili Edward Cullen’la tanıştırdığı için teşekkür ettim. Hatta buradan bir kez daha ediyorum.



O günün akşamı ben kendimi Alkım’da elimde tam 4 adet Twilight serisi kitabını satın alırken buldum. Eve döner dönmez, ilk kitabı o gece bitirdim. New moon’u ertesi gun bitirdim. O gün İzmitten arkadaşım bana yatılı kalmaya geldi. Ben, Nesrin’in yanında çok önemli bir ödevmiş gibi 2 kitabı da bir çırpıda bitirdim. Allahtan Nesrin’de sıkı bir Twilight taraftarı oldugu için beni mazur gördü. Ona da buradan tekrar teşekkür ediyorum. Neyse kitab beni filmden daha çok etkiledi. Çünkü her kitap bir klasiğe gönderme yapılmıştı. İlk kitap Jane Austen’ın Aşk ve Gurur kitabına, ikinci kitap Shakespeare’in Romeo& Juliet’e, üçüncü kitap Emily Bronte’nin Uğultulu Tepelerine gönderme yapılmıştı. Dördüncü kitabı çıkartamadım. Ama en çok ilk kitap ile son kitabı sevdim. Aslında kitap günümüzde sıradanlaşan ilişkileri sorgulamamız için yapılmış bir ironi gibi. Artık bunu vampir yapıyorsa, insan ne yapar dedirtiyor. Ruhu olmayan bir kan emicinin, bu kadar duygusal, bu kadar iyi olması ve aşık olduğu kadını, kendisinden daha çok düşünmesi ve onun için her şeye yapabilmesi, tabiki bütün herkesin gönlünü feth etmesi için yeterli sanırım. Bu Edward hikayesini edebi anlamda yani kitap bağlamında konuştuğum ve eleştirilerde bulunduğumuz Sevgili Selmin Abla’ya da çok tesekkürler, kendisi sayemde kitabı okumadan soğudu. Sevdirmenin yollarını aramaktayım:)) Okumanızı sadece edebi anlamda tavsiye ediyorum.:))




Siddhartha- Hermann Hesse

Alman yazarları arasında çok önemli bir yere sahip olan Hermann Hesse, kitaplarıyla birçok okurun gönlünde taht kurmuştur. Hermann Hesse’nin kitaplarıyla tanışmam 2003 yılına denk gelmektedir. Bu aynı zamanda Üniversiteye girdiğim yıldı. Dünya edebiyatının önemli ve hepsi kendi bölümünde belirli yerlere gelmiş yazarların kitaplarıyla haşır neşir olduğum bu yıllar, edebi alt yapımın şekillenmesini de büyük ölçüde yardımcı oldular.

Üniversite yılları benim için çok sarp ve dikenli yollardan oluşuyordu. Gerek derslerimin ağırlığı, gerek insani ilişkilerimde yaptığım hatalar, yanlış yalan dostluklar ve insanların iğrenç iç yüzlerini görmek vb. yaşadığım bir çok şey, beni edebiyata sığınmama neden olmuştur. İyi ki bu şekilde olmuş. Bu yüzden buradan hayatıma girip bana kazık atan arkadaş dediğim dost dediğim ve şu an arkamda mazi olan herkese sesleniyorum. Size çoook tesekkür ediyorum:))

Siddharta, aslında bir içsel yolculuğun kitabı. Aslında herkesin kitabı. Doğu felsefesini yoğun olarak hissediğildiği bir kitap. Yazıldığı tarihten sonra birçok kitaba esin kaynağı olmuş bir kitap…..

Siddartha, Buddha’nın evden ayrılıp, kendi içsel yolculuğuna çıktığı yaşta evden ayrılması ve kendi içiyle yüzleşmesinin romanı. Aslında o kadar güzel öğretileri varki… Bu kitabı neredeyse 7 yıl önce okumuş olmama rağmen, birçok öğretirisi halen aklımda. İnsan ne kadar karşısındakine öğüt verirse versin, ancak kendi yaşayınca her şeyi anlar ve algılar. Bunun gibi birçok öğretiyi içinde barındıran kitap, insanı okurken kendini sorgulamasına da neden oluyor. Kitabın sonuna doğru, Siddahartha, artık o kadar şeyi aşmış ve geride bırakmıştır ki dalgaların sesini dinlemeyi, onlarla konuşmayı öğrenmiştir. Bu kitabı okuduktan sonra Işık elçileri ve Ferrasini satan bilge adlı vb birçok kitap okudum. Ama hepsinin temelinde bu kitap yatıyordu. Bu kitabı mutlaka okuyun.


Hoşgeldin Ramazan-ı Şerif




Merhabalar, yarın akşam tüm islam alemi Ramazan'a merhaba diyecek. Ramazan bütün yıl çalışan organlarımızın bir ay boyunca dinlemeye çekildiği, kepenkleri indirdiği kutsal bir ay. Ramazan diyince aklıma çocukluğumun geçtiği Fatih gelir. Fatih, İstanbul'da Ramazan'ın etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği bir semttir. Eskiden Ramazan geldiği zaman onunla birlikte şenlik gelirdi evlere, mesela pide eskiden sadece Ramazan ayında çıkardı ve insanlar pide için saatlerce kuyrukta bekler, iftarı da o kuyrukta açmak zorunda kalırlardı. Sahur'a kalkmak bile ne kadar eğlenceliydi. Sahur'a kadar oynanan iskambil ve okey partileri yapılırdı. Sonra şenlikli bir şekilde sahur yemeği yenir ve uykuya gidilirdi. İftar sofraları her zaman en güzel bir şekilde hazırlanırdı. Bizde halen öyledir. Şurası bir gerçekki en çok çeşit hep İftar sofrasında olurdu. Oruçken şunu da alayım, bunu da alayım, iftarda yerim muhabbetlerinden sonra İftar sofrası bir ay boyunca yılın en çeşitli sofrası haline gelirdi. Ramazan diyince aklıma güllaç gelir. Güllaç pastanelerde boy göstermeye başlayınca bilinki Ramazan gelmiş.:)) Güllaç'ın o güzel tadı ve çeşitleri benim için Ramazan'da lezzet duraklarının başında gelir. Güllaç zaten bir Osmanlı geleneğidir. Bir zaman makinesi olsa Osmanlının son dönemlerine ve bir Ramazan ayına gitmek isterdim. Çünkü Osmanlı'da Ramazan şenlikli bir şekilde kutlanırdı. Osmanlı sarayına halktan kişiler hangi dinden olursa olsun iftar açmaya gelirdi. İftarlık dağıtırlardı. Günümüzde artık Ramazan eski şenliğini kaybeder oldu. Kimse Ramazan'ın geldiğinden habersiz gibi. Bazen çocukluğumun Ramazanlarını özler hale geldim. Çünkü çocukken Ramazan demek bir şenlik bir eğlence gibiydi. Şimdi ise artık bu heyecanın günden güne azaldığını görmekteyim. Şimdiden herkese iyi Ramazanlar diliyorum.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Okunacak Kitaplar






Geçen gün kütüphanemde bir hayli okumadığım kitabım olduğunu fark ettim. Bunun üzerine bende kitaplarımı sınıflandırma yapıp okumak için sıraya koydum. Aklıma geleni ve istediğim kitabı satın alıp, kitaplığıma koyduktan sonra onları okumayı unutmuşum. Bu düzene bir son vermek adına, okuma temizliği yapmaya karar verdim. Dün annemle gezerken D&R 'ın önünden geçiyorduk ve 7.90 tl'ye indirime girmiş kitaplar olduğunu görünce kitap almadan edemedim. Piyasa neredeyse 3 katı olan kitabı ben 7.90tl'ye aldım. "İnci gibi Dişleri" hemen satın aldım. Şu an Limon Ağacını ve Marc Levy'nin Neredesin adlı kitabını okuyorum. Bundan sonra okuyacaklarımı ise sıraya koydum. İyi okumalar diliyorum herkese.

1 Ağustos 2010 Pazar

İstanbul Hatırası- Ahmet Ümit




En çok satanlar listesindeki kitapları genelde okumuyorum. Bunu her fırsatta dile getiriyorum. Fakat istisna olan birkaç yazar var. Bunlardan biri de Ahmet Ümit. Kendisinin kitaplarıyla Arkeoloji eğitimim sırasında tanıştım. İlk okuduğum kitabı Patasana'ydı. Hititler dönemine değinen yazar, arkeologların yaşam tarzlarına da değinmekten ziyade, gözler önüne sermekteydi. Kitaptaki birçok şey doğru bir şekilde anlatılmıştı. Tarihe, arkeolojiye bu kadar meraklı olan yazar ve bunu kitaplarında tüm şeffaflığı ile anlatmaktadır. Bab-ı Esrar kitabı da Mevlana ve Şems etrafında dönmektedir. Kitapta, Elif Şafağın anlatmış olduğu Şems'ten biraz farklıydı. Belki bu farklı dallarda kitap yazmalarından ileri gelmektedir. Son okuduğum kitabı ise İstanbul Hatırası'dır. Kitabı Finike'de kaldığım süre zarfında okudum. İki günde kitap su gibi akıp bitti. Bu kitap için yazar 10 yıl üzerinde çalışmış. Kitabı okurken verilen ayrıntılardan, tarihi mekan dokusundan ve anlatış biçiminden yazarın yoğun bir çalışma sonucunda kitabı oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Kitap aslında 7 rakamı üzerine kurulu. İstanbul'un 7 tepesi, 7 sikke, 7 cinayetin anlatıldığı kitapta benim için özel ve güzel bir yanı da nümizmatik alanına yazarın yer vermesidir. Lisans eğitimim boyunca sikke çalışmalarında yer almış olmam, tezimi sikke üzerine yapmam ve şu an Yüksek Lisans tezimde de sikkelere yer verecek olmam kitabı daha dikkatle okumama neden oldu. Kitap gerçekten çok güzel. Her sayfada tarihin arka odalarında gezinirken, Agatha Cristie kitaplarına benzer bir iz sürerek katilin kim olduğunu araştırmak kitabı daha da heyecanlı kılmaktadır. Kitabı okurken, İstanbul'un bilinmeyen yönlerini de görmekteyiz. Kitapta yazarı en takdir ettiğim yönü ise, yazarın insanlara ders vermesi, uyanmalarını ve bilinçlenmelerini sağlamasıdır. Bu kadar güzel bir kentte yaşarken, ona sahip çıkmak yerine, ona zarar vermek ne kadar doğru ? Yazar bu kitapla geniş kitlelere sesini duyararak, İstanbul'un tarihi dokusu ve tarihi yarımada konusunda halkın bilinçlenmesine neden olduğuna inanıyorum. Bir arkeolog olarak ona bu kadar güzel bir kitap yazdığı için sonsuz teşekkürler. İstanbul bizim, ona sahip çıkalım.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Tarçın Kokulu Kız- Jorge Amado




Bu eseri kitap klubu olarak, Temmuz ayı için okuduk, halen aramızda okuyanlar vardır. Bu kitabı ben önerdiğim halde çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ama çok kötü bir kitapta da değildi. Jorge Amado’nun eseri olan “Tarçın Kokulu Kız” Güney Amerika hayatını anlatan bir kitap. Eser, Brezilya’nın kuzeydoğusunda bir sahil kasabası olan, llheus ve Bahia’da geçmektedir. 1925 Brezilya’sını gözler önüne seren kitapta birçok sosyal olgu ele alınmaktadır. O dönem yaşananlar, kasabanın sorunları, kakao plantasyonu ve o dönemdeki zengin çiftlik ve plantasyon sahiplerini yani Fazenderio’ların da yaşamı anlatılmaktadır. Kitap Gabriela ile Nasib’in aşkı etrafında dönmektedir. Cinsellik, aşk, aldatma, sadakat gibi kavramları da kişiler üzerinden sorgulanırken, bu kavramları zaman zaman eleştirilmekte, doğru ve yanlış yönlerine değinilmektedir. Kitabın konusu, Tarçın tenli, karanfil kokulu Gabriela, llheus kasabasına geldiği andan itibaren, tam anlamıyla netlik kazanır. Bunun nedeni kitabın başlangıcından, Gabriela’nın Ilheus’a gelmesine kadar olan süreçte, sürekli kişiler tanıtılmaya çalışılmıştır. Kitap bu açıdan Dostovyeski’ye benzemektedir. Gabriela, Ilheus’ta neredeyse güzelliği ile erkekler arasında ilah haline gelir. Nasip tarafından aşçı olarak alınan Gabriela daha sonra Nasib ile aşk yaşamaya başlar. Kitapta saflığı ve iyiliği temsil eden Gabriela bana göre çok silik bir karakter olarak geldi. Kitaba ismini veren karakter açıkcası üzerinde çok fazla işlenmemiş gibi geldi. Benim kitapta en sevdiğim karakter Malvina karakteridir. Malvina’nın kararlılığı, ayakları üzerinde durması ve asiliğine hayran kaldım. Kitapla ilgili diğer bir ayrıntı, Güney Amerika edebiyatında cinselliği çok açık ve rahat anlatmaları artık doğal bir olgu olarak karşımıza çıkmasıdır. Gabriel Garcia Marguez’in kitaplarında rastladığımız cinselliği ele alış ve anlatış tarzı aynı şekilde Jorge Amado’nun bu eserinde rastlamaktayız. Kitapta sadakat ve aldatma gibi kavramlara da yer verilmiştir. Aile kavramı ile ilgili bazı konularda Roma’dan çok fazla etkilenildiğini kitapta gördüm. Erkeklerin her zaman haklı ve egemen olduğu bir Brezilya kasabasındaki olan olaylar ayrıntılı bir şekilde okuyucuya anlatılmaktadır. Şimdiden iyi okumalar.

Benim Adım Kırmızı- Orhan Pamuk




Uzun zamandan beri bu kadar güzel bir yerli kitap okumadım. Orhan Pamuk’un kitaplarına karşı her zaman bir ön yargıyla yaklaştım. Kendisine ait sadece “İstanbul” adlı eserini okudum. O da roman türünde değil, otobiyografik bir kitaptı. İstanbul kitabı güzeldi. Yazar, İstanbul’u kendi bakış açısıyla anlatırken, yaşamını İstanbul’un arka sokaklarına sıkıştırarak anlatması hoştu. Sadece kitapta İstanbul’u hüzünle eş değer bulmasını hoş bulmadım. İstanbul, bakıldığında bütün duyguları harekete geçiren ve hissettiren bir şehir. Tek bir duyguyla kenti sıkıştırması kitaba getirebileceğim tek eleştiridir.
Benim Adım Kırmızı, ilk çıktığında ben ortaokul son sınıf öğrencisiydim. Kitap bir anda çok ünlendi. Televizyon’a bile konu oldu. İsmi çok hoşuma gitmişti. Fakat, kitabı alıp okumak hiç içimden gelmedi. Son zamanlarda yine birçok arkadaş meclisinde bu kitabın ismini duyar oldum. Kara Kitap’ı okumak için heves etmişken, Benim adım Kırmızı’yı aldım ve okumaya başladım. İstanbul’da başladığım kitabı Finike’de bitirdim. Ben birkaç kitabı aynı anda okuduğum için, kitabı ancak bitirdim. Kitap ilk sayfasından, son sayfasına kadar insanı içine çekecek kadar güzel bir eser. Osmanlı Döneminde Padişah III. Murat’ın zamanında geçmektedir. III. Murat bilindiği üzere Safiye Sultan’ın eşidir. Osmanlı İmparatorluğunda en fazla eşe ve çocuğa sahip olan imparatordur. Öldüğü zaman 400 Tane eşi 112 tane çocuğu olduğu bilinmektedir. Kitap, nakkaşlar üzerine kurulu, nakkaşların hayatı anlatılırken, birbirleriyle girmiş oldukları rekabetleri, hırsları da gözler önüne serilmektedir. Kitapta birçok hikaye içiçe ve bölüm bölüm anlatılmaktadır. Kitabın kahramanları kendi hikayelerini kendileri anlatmaktadırlar. Nakkaşlık sanatıyla ilgili bilgilere yer verilen kitapta, Uslübun nakkaşlık için iyi bir şey mi yoksa kusur mu olduğu soruları da kitapta tartışılmakta ve konuyla ilgili bilgilere yer verilmektedir. Acem nakkaşların yapmış oldukları eserlere ve bunların Osmanlı’ya nasıl geçtiğine ve etkilerinin de olup olmadığı da yine kitapta güzel bir dille anlatılmaktadır. Kitapta Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan nakkaşların doğru yolu bulma yolları da yer almaktadır. Her romanda olduğu gibi bir aşk hikayesine ve bir katile de kitapta yer verilmiştir. Kitapta nakkaşların tarihi, yaşamlarını okurken bir yandan katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz.
Kitapta, Tarihin tozlu sayfalarını aralayan yazar, geçmişi anlatırken sanki karakterlerle bizde o sokakları dolaşıyormuş, bizde o nakkaşlarla sohbete katılıyormuş ve kitaplara güzel desenler nakşediyormuş gibi bir hissin içimizde doğmasına neden olmaktadır. Kitabı halen okumayanlar varsa, bir an önce alıp okumalarını tavsiye ederim. Sevgilerimle.